10’luk Bir 8 Numara Performansı: Tolgay Arslan


Monaco teknik direktörü Jardim, Beşiktaş karşısına ilk maçı çok iyi analiz etmiş ve o şekilde kurguladığı bir oyun planıyla takımını sahaya sürmüştü. Aslında bu cümle bile Beşiktaş’ın bu sene Şampiyonlar Ligi’nde başardıklarının 10 puanın da ötesinde olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda Avrupa’nın iyi takımları “İstanbul zor deplasman, atmosferi merak ediyoruz” gibi klişeleşmiş demeçlerle geliyor, oyun olarak tarzlarına pek de dokunma ihtiyacı hissetmiyorlar. Ancak bu kez Beşiktaş “önlem alınması gereken” bir Şampiyonlar Ligi takımıydı.
Sağ bekte stoper orjinli Raggi, oyunun son bölümü hariç hücuma hiç katılmadı. İlk maçta Beşiktaş’ın çok etkili olduğu, Quaresma’ların ortalarına Babel ve Cenk’in koşularının önü biraz kapanmış oldu bu tercihle. Çünkü Quaresma’nın ortasında artık ceza sahasında Monaco’nun üç stoperi vardı. Ekstra olarak Talisca yerine Oğuzhan’ın sahada olmasıyla, Beşiktaş da ceza sahasındaki ortalarda sayısal olarak daha az adamla cevap veriyordu. Hatta hücum özellikleri daha iyi olan Jorge de nadiren ileriye çıkıyordu. Orta sahada da Fabinho tamamen 4’lü savunması önüne yapışmıştı. Bu da yine Beşiktaş’ın ilk maçta rakibin savunmayla orta sahası arasındaki boşluğu görmesine karşılık bir hamleydi.

Adriano’nun dikeni

Maçta iki takımın da set hücumuyla, yani savunma yerleşikken gol bulma şansı pek yüksek gözükmüyordu. Ancak bir duran top, uzaktan şut ya da bir tarafın ters yerde top kaptırması gerekirdi. Monaco bütün duran topları çok iyi kullandı, oradan gol çıkmaması mucize… O “ters yerde top kaptıran” ilk taraf da Beşiktaş oldu. Aslında Adriano’nun kaptırdığı top, pek “gollük hata” değil. Rony Lopes’in vuruş kalitesi daha ön planda. Bir de aslında Adriano’yu Adriano yapan özellik; rakip atağı kesmesiyle birlikte takımı adına yeni bir atak başlatması. Beşiktaş’ın kalitesini artıran bir etken bu normal şartlarda, tabii ki arada ters tepecek. Gülün dikeni misali.
Monaco’nun kağıt üzerinde en kaliteli oyuncusu Lemar. En az 50-60 milyon euroya satılacak bir oyuncuyken kadroda tutmayı tercih ettiler. Sakatlığı pozisyonda da topla driplingi oldukça ürkütücüydü. Ancak onun çıkması ve Jovetic’in sahaya girmesiyle Monaco daha belirgin baskı kurdu. Çünkü Keita Balde sol forvetteki yerine geçmişti ve merkezde o bölgede oynamayı daha iyi beceren Jovetic vardı.

Maçın adamı: Tolgay Ali Arslan

Bir 8 numaradan ne yapmasını beklersiniz? Muhtemelen bu sorunun cevabı genel olarak şunlar olacak: Savunmadan akılcıl şekilde top çıkarmasını, hücuma destek verip kilit paslar atmasını, iki ceza sahası arasında mekik dokumasını, ikili mücadelelerde baskın çıkmasını, gerekli zamanda topa basarak hatta faul kazandırarak takımına nefes aldırmasını… İşte Tolgay, Monaco karşısında bunların hepsini yaptı. Kesinlikle maçın adamıydı. Zaten zaruri şekilde oyundan çıkmasından sonra Beşiktaş oyununda sakinlik tamamen kayboldu. Maç, “Monaco bu baskıyla golü atacak mı yoksa dönen toplardan biri kontrayla Beşiktaş golüne mi dönüşecek?” maçına dönmüştü.

Tam da burada Pepe’den bahsetmek gerek. Onun savunmadaki Real Madrid kokan duruşu, rakibin baskılarında duvar niteliği taşıyor. Zaten pozisyon alışını övmeye gerek yok. Asıl kritik ve güzel özelliği, hava toplarında topu gelişi güzel karşılamayıp, mutlaka bir arkadaşına indirmesi… Onun dışında sakatlanana kadar Tosic de oldukça iyiydi. Zaten genellikle saçmalama hakkını lig maçlarında kullanıyor. Şampiyonlar Ligi maçlarında ise telefon kulübesine girip, oradan bir tutam Maldini olarak geri çıkıyor.

Topsuz koşucu Quaresma

Genellikle kendisini taç çizgisine zincirleyen Quaresma, bu maçta ters taraftan veya cepheden gelen ataklarda gayet güzel topsuz koşularla cevap verdi. Penaltı pozisyonu öyleydi, onun haricinde Babel’e çıkarmakta geç kaldığı kontratakta da öyle… Aslında penaltı pozisyonunda da geç hamle yapmıştı. Neyse, o koşuları bile bir şey… Zaten gol pozisyonlarında topla olan kararsızlığı, genellikle şahsi düşünmesi gibi etkenleri kalıtsal ve bunu kabullenmek gerek. 34 yaşına rağmen hiç düşmeyen fizik kalitesi, topla her şeye rağmen ezber bozması, takıma zaman kazandırması gibi özellikleri onu alternatifsiz kılıyor mevcut kadroda.

Beşiktaş evinde oynayacağı Porto maçında beraberlik alması halinde grup liderliğini garantileyecek. Ki Porto da mevcut durumda gemileri yakıp, saldıracakmış gibi durmuyor… Yüksek ihtimalle Beşiktaş o maçta liderliği alacak ve gruplar ilk açıklandığında en zor maç gibi gözüken RB Leipzig deplasmanına ülke puanı, farklı bir deneyim, Almanya gezisi gibi amaçlarla çıkacak. Yani o maçta Orkan – Negredo – Lens’li bir üçlü bile görebiliriz…

Liderlik Maçı: Beşiktaş - Monaco


Şampiyonlar Ligi grup kuraları çekildiğinde, olayın fikstür tarafına geçildiği zaman ilk şuna bakarız: Grubun 1. torba takımıyla ikinci maçı ne zaman oynuyoruz? Çünkü genelde bu takımlar son iki maç zaten grup liderliğini garantilerler ve o maçları yedeklerle oynayacakları için kağıt üzerinde en güçlü takım olmalarına rağmen bir anda potansiyel 3 puana dönüşürler. Beşiktaş, grubunun 1. torba takımıyla ikinci maçına çıkıyor bu Çarşamba. Ancak bu kez roller farklı, şayet Beşiktaş bu maçı da kazanırsa büyük ölçüde grup lideri olacak. Tabii RB Leipzig geriye kalan tüm maçlarını kazanmaz ki bu pek kolay görünmüyor.

Beşiktaş’ın daha 4. maçta grup liderliğini alacak olması hem takımın zihnen en azından Şubat ayının ortasına kadar lige döneceğine işaret. Aynı zamanda tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya grubunu lider bitiren 8 takım arasında katılacak. Yani bir sonraki turda daha denk düşecek takımlarla eşleşme ihtimali olacak. Muhtemel ikinciler Bayern Münih, Tottenham ve Juventus’a denk gelinmedikçe çeyrek final ihtimali hiç de düşük değil. Çünkü Beşiktaş, özellikle bu sezon gerçek bir “Şampiyonlar Ligi oyunu” sergiliyor.

İlk Monaco maç nasıl kazanıldı?

Aslında Beşiktaş’ın standart oyunu, tipik bir Şampiyonlar Ligi oyununa dönüştü. Top rakibine geçince orta saha civarında orta sahayla defans oyuncularının yakın olduğu kompakt bir savunma, top kazanıldığında ise kenarda koşu yapacak oyuncuya zaman kazandırmak adına orta sahada yapılan birkaç kısa pas, sonrasında topu kanatlardan birine açılması ve santrfor, Talisca, diğer kanat oyuncusu üçlüsüyle ceza sahasına koşu… Beşiktaş bunu hep yapıyor ve genelde attığı golleri (Cenk’in Porto’ya attığı uzaktan gol hariç) bu şekilde buluyor.
Bu plan Monaco’ya daha da bir işledi. Bunun da sebebi şuydu; Monaco’nun oyun tarzı da Beşiktaş’a çok yakın. Onlar da aynı şekilde takım olarak pres yapıp, kazandığı topları kanat aktarmalı olarak rakip kaleye yönlendiriyorlar. Ancak burada Beşiktaş stoperleriyle, daha doğrusu direkt Pepe’yle fark yarattı. Beşiktaş’ın savunması, orta sahasına daha yakın oynadı, arkaya seken topları da Pepe “Real Madrid kokan” taktik zekasıyla süpürdü. Ancak Monaco’nun stoperleri Glik ve Jemerson, orta sahasıyla arasında boşluk oluşturdu. Geçen yıl o boşluğu enerjisiyle kapatan Bakayoko vardı ancak şu an Fabinho tek kaldı. Moutinho’nun temposu o ikili orta sahayı pek kaldırmıyor bu gibi maçlarda.

Adriano faktörü

Beşiktaş’ın savunmasında Adriano’nun da varlığı çok kritikti. Çünkü Adriano şöyle bir adam, rakip tehlikeli atak yapıyor diyorsun, Adriano o atağı kesmekle kalmayıp bir anda karşı atağa çevirebiliyor. Bazen tek bir hamleyle bile yapabiliyor bunu… Aklında sadece topu gelişi güzel uzaklaştırmak yok, “topu nereye çevirirsem bu atak karşı atağa dönüşür” düşüncesini hep saklı tutuyor. Böylece Monaco tekrar yeni bir baskı kuramadan, o top oradan Beşiktaş’ın muhtemel tehlikesi olarak uzaklaşmış oluyor. Adriano bunun Porto maçında da yapmıştı. RB Leipzig’in belli bir bölümde Beşiktaş’ın boğmasının da büyük nedeni, onun yokluğuydu.

En büyük gol silahı Ryan Babel

Her Şampiyonlar Ligi maçında olduğu gibi Beşiktaş’ın bu maçta da en büyük hücum silahı Quaresma’dan, Talisca’dan, hatta Cenk’ten de öte Ryan Babel… Beşiktaş’ın attığı golleri inceleyin mutlaka Ryan Babel’in yaptığı bir hücum koşusu, atak olgunlaşırken rakibinin önüne koyduğu bir kalça, bazen açık açık gol pası, bazen de direkt kendi tarafından atılmış bir şut görürsünüz. Geçen sezon devre arasında geldikten sonra Beşiktaş’a verdiği katkı büyüktü, şimdiki katkısı çok uçlarda. Öyle ki yaşı biraz daha genç olsa bonservis değeri en yüksek oyuncu olurdu. Çünkü hiç modası geçmeyecek bir kenar forvet rolünü oynuyor bu sezon. Top diğer kanattan ortalanıyorsa forvet koşusu atıyor, bazen bizzat kendisi topla kat edip takımına zaman kazandırıyor, şutla tamamlıyor. En güzel eylemi ise sadece çizgiye basan bir oyuncu olmaması. Nerede boşluk görüyorsa, orayı dolduruyor. Beşiktaş’ın Monaco’ya attığı ikinci golde: Atağın maçında bir merkez orta saha gibi sırtını rakibe dayayıp pasını çıkarıyor, sonrasında bir 10 numara gibi topu yayın oradan kanada doğru açıyor, finalde de bir ikinci forvet gibi pozisyon takibini yapıyor ve direkten dönen topu Cenk’e asist olarak çeviriyor.

Monaco’nun yine savunmayla, orta saha arasındaki muhtemel boşluklarını yine en çok Babel değerlendirecek gibi gözükmekte. Çünkü Talisca’nın bu sezonki hali biraz fazla bilinmezli…

Talisca’da ısrara devam edilmeli mi?

“Maç seçiyor” gibi klişe bir sonuca çıkıyor olabiliriz ama gerçekten Talisca’nın bu sezon Şampiyonlar Ligi’ndeki haliyle ligdeki görüntüsü epey farklı. Ligde daha çok topu ayağına bekleyen, kenardan orta gelince ancak hareketlenen “durağan” Talisca söz konusu. Ancak Şampiyonlar Ligi’nde daha bir ofansif orta saha görünümü verebiliyor. Bir kere topla merkezde daha sık buluşması bile çok şeyi değiştiriyor. Orta sahadaki Atiba ve Oğuzhan’ın (ya da Tolgay’ın) hücum paslarındaki yükünü hafifletmesi gibi… Ancak şu sıralar onu biraz kenara almak daha direkt bir çözüm olabilir. Monaco’nun bu maçı mutlaka kazanmak isteyecek olmasıyla, Tolgay – Oğuzhan – Atiba üçlüsü daha makul bir orta saha seçimi olur gibi gözüküyor. Hatta zaten forvet gibi oynayan Talisca’nın yerine “madem her şekilde ikili forvet görünümü vereceğiz, hazır golünü de atmışken Negredo’yu 11’e yazalım” seçeneği de hiç mantıksız değil. Zaten Negredo’nun genlerinde golcüğü kadar “etrafına kısa paslarla servis yapma” özelliği var. Rakibe yaptığı baskı da Talisca’ya nazaran çok daha sert olacaktır.

Futbol Tarihinin En Kötü 10 Transferi

Büyük paralar ödendi, imza törenlerinde statlar dolup, taştı… Ama bu isimlerin hiçbiri oynadığı futbolla “büyük transfer” tabirinin hakkını veremedi...

Her yıldız transferi, “iyi transfer” anlamını taşımıyor. Futbol tarihinde bazı kulüpler oyuncuların ismine aldandı, ona kendi takımının formasını giydirmek için kesenin ağzını fazlasıyla açtı. Ama bazen evdeki hesap çarşıya uymadı. Hava uçan paralar, oyuncu tarafından gol, asist, iyi performans olarak dönüş yapamadı… Futbol tarihinin ne yapsa, ne etse en “olduramayan” 10 transferi.


Paul Gascoigne, Newcastle -> Tottenham (1988)


Listemize biraz eskilerden bir transferle başlayalım. İngilizlerin asi çocuğu Paul Gascoigne, 1988 yazında Alex Ferguson’a sözü olmasına rağmen son anda kararından vazgeçip, 2 milyon pound karşılığında Tottenham’ın yolunu tutuyordu. O dönem için Premier Lig’in rekor transferiydi. Şimdi ise bir oyuncunun neredeyse aylık maaşı… Gascoigne, Tottenham günlerinde bir türlü bekleneni veremedi, hatta birçok maça sarhoş çıktığı bile söyleniyor.

Mario Götze, Dortmund -> Bayern Mühih (2013)


Bayern Münih, 2013 yazında en büyük rakibi Borussia Dortmund’un genç yıldızı Mario Götze’yi kontratında bulunan 38 milyon euro’luk serbest kalma bedelini ödeyerek kadrosuna katıyordu. Ancak Götze, hiçbir zaman Dortmund’daki etkisini yeni takımında gösteremeyecekti. Kötü performansı sonrasında tekrar Dortmund’a dönen oyuncu şu sıralar yaşadığı hastalığı sebebiyle futboldan uzak kaldı. Bayern Münih ise bu transferden bir yıl sonra Lewandowski’yi bonservissiz olarak kapıp, boşa giden paraların acısını fazlasıyla çıkardı.

Denilson, Sao Paolo -> Real Betis (1998)


“Telefon kulübesinde bile adam geçer!” tabirinin en iyi örneklerinden biri olan Denilson, Dünya Kupası 98’de ülkesinin parlayan oyuncularından biriydi. Topla dans eden oyuncunun çalım atamayacağı rakip yok gibiydi… Onun bu albenisine kanan Betis, 21.5 milyon pound’luk dönemin transfer rekoruyla Denilson’u kadrosuna kattı. Ama Brezilyalı maalesef bu forma altında sadece 2.5 milyonluk performans gösterebildi.

Robbie Keane, Tottenham -> Liverpool (2008)


Aslında Robbie Keane, Coventry City’den Inter’e geçiş yaptığında da “gereksiz pahalı” bir transfer olarak akılda kalmıştı. Yetmiyormuş gibi 2008’de bir yenisini daha ekledi. 2008 yılında bu kez Liverpool 20.3 milyon pound karşılığında onu Tottenham’dan transfer eden taraftı. Sonuç yine hüsran… 2000’li yıllarda sürekli birileri Robbie Keane için milyonlar döktü. Bu kadar hata Football Manager’da bile yapılmaz.

Zlatan Ibrahimovic, Inter -> Barcelona (2009)


Aslında Barcelona gibi değil de daha çok Real Madrid transferi gibiydi… Barça, tiki-taka’nın kitabını yazdığı bir dönemde, biraz da şımarık bir transfer hamlesi yaptı ve Zlatan Ibrahimovic’i hem karakter, hem de oyun tarzı olarak hiç uymayacağı apaçık belli olmasına rağmen kadrosuna kattı. Üstelik 49.5 milyon euro ve Eto’o + Samuel gibi bir bonservisle… O kadar milyon euro’nun yanında Eto’o’dan da oldular. Kamerunlu Inter’de golleri sıralayıp, takımını Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna sürüklerken, Zlatan ise Guardiola’yla boğuşmakla meşguldü.

Andriy Shevchenko, Milan -> Chelsea (2006)


Aslında 43 milyon euro Shevchenko gibi bir golcü için hiç de pahalı gözükmüyordu. Ama ne olduysa, mavili forma altında tamamen başka birine dönüşen Ukraynalı adeta futbolu unutmuş gibiydi. Milan’da leblebi gibi gol atan adam, Chelsea’de 48 lig maçında sadece 9 kez fileleri sarstı. Ancak Milan Lab için bu performans sürpriz değildi. Milan kulübünün atletik departmanı, Shevchenko’nun 2006 yılı itibariyle fiziki olarak düşüş yaşayacağını ön görmüş ve onun satışına onay vermişti. Gerçekten de tahminlerinde haklı çıkmışlardı.

Jonathan Woodgate, Newcastle -> Real Madrid (2004)


“Los Galaktikos’u kurdul artık biraz da savunmaya takviye yapalım” diyen Real Madrid, o sezonun en pahalı transferine imza atarak İngiliz stoperi kadrosuna katmıştı. Bonservisine 13.4 milyon pound ödenen Woodgate, İspanyol devinde bir türlü tutunamadı. Helguera – Samuel ikilisinden birini kesmeyi başaramadı. Tarihin en pahalı stoperleri arasına girmesine rağmen, yaşadığı sakatlıklar sebebiyle de sonrasında futboldan gittikçe uzaklaştı.

Andy Carroll, Newcastle -> Liverpool (2011)


Torres’ten gelen 50 milyon pound’luk bonservisi nereye vereceğini şaşıran Liverpool, daha imzalar atılırken bile anlamsız şekilde pahalıya geldiği belli olan Carroll transferini yaptı. Üstelik tam 35 milyon pound karşılığında! Uzun boyu ve fena olmayan sol ayağı dışında çok da parlak bir santfor izlenimi vermeyen Carroll, demode santrfor tarzıyla kırmızılı forma altında bekleneni vermedi. Neyse ki Liverpool paranın geri kalanıyla daha Carroll’a göre daha ucuz ama çok daha iyi bir transfer daha yapmıştı: Luis Suarez.

Kaka, Milan -> Real Madrid (2009)


Real Madrid, Cristiano Ronaldo’yu kadrosuna kattığı dönem bir bomba transfere daha imza atıyordu: Kaka. Brezilyalı yıldız, o dönem Messi – Ronaldo’dan sonra gelen en büyük futbolcuydu şüphesiz. Zaten bu ikili dışında son Ballon d’O’r’u alan isim de oydu. Ama ne var ki 65 milyon euro’luk bonservisine karşılık gelecek bir futbol oynayamadı. “Artık ona ne gerek var” diyerek sadece 15 milyon euro karşılığında Inter’e satılan Sneijder ise hayatının sezonunu geçirecekti.

Fernando Torres, Liverpool -> Chelsea (2011)


Gelelim listemizin tepesine. Carroll transferinde biraz bahsetmiştik, evet Chelsea Fernando Torres için tam 50 milyon pound ödemişti. Aslında pahalı gözükmesine rağmen kimse bu transferden Chelsea’nin zararlı çıkacağını tahmin etmiyordu. Çünkü o sıralar dünyanın en formda 9 numarasıydı Fernando Torres. Ne var ki sanki Chelsea’ye giden Torres’in dublörüydü. 2011’in Ocak ayında takımına katıldı, ilk golünü ancak 23 Nisan’da atabildi. Tüm dünyada alay konusu oldu. Chelsea’deki 172 maçlık kariyerinde sadece 35 gol atabildi.

Bonus: Ali Dia, Free –> Southampton (1996)



Aslında listemizin geri kalanı gibi pahalı, bekleneni veremeyen yıldızlardan biri değil Ali Dia. Hatta futbolcu bile değil! O yüzden bir şekilde bahsetmek gerekiyordu. Ali Dia, 31 yaşında futbolla amatör olarak ilgilenen bir insandır. Bir yakını Southampton teknik direktörü Graeme Souness’i arayarak “Merhaba, ben Weah. Sizi yeğenim Ali Dia için aradım, kendisi çok iyi futbolcudur ve bonservissizdir” diyerek tavladı. Ali Dia, 1 aylık deneme kontratı yaparak Southamton formasını giydi. Saha çıktığı tek maçta 31. dakikada oyuna girdi, 53. Dakikada kenara alındı… Topa dokunuşuyla bile futbolcu olmadığı belliydi.

Nasıl Bir Film: La migliore offerta (En İyi Teklif), 2013

Sürükleyicilik dozu yüksek bir suç, gerilim, gizem filmi. Daha önce Giuseppe Tornatore’nin yönetmenliğini yaptığı filmleri işleyiş açısından sevmiştim, bu film de izleyiciyi odaktan hiç koparmadan, “kaç dakika kaldı acaba” diye düşündürmeden ilerliyor. Bu bakımdan bana göre zaten puanı 7’den başlar. Ama filmin konusu, finali yeterince orijinal mi? Bu sorunun cevabını en alt paragrafta, yani spoiler köşesinde vermek daha doğru.

Filmin konusu: Virgil Oldman (Geoffrey Rush) İtalya’nın en ünlü müzayede şirketinin sahibidir, hatta tüm hayatı bundan ibarettir. Ona gelen antikaları çok başarılı şekilde satmak ve hatta içlerinden kendi koleksiyonuna uygun gördüklerini bir çeşit hile ile “özel odasına” ayırmak… Bir gün gizemli bir telefon alır. Ailesinden miras kalan antikaları onun aracılığıyla satmak isteyen Claire (Sylvia Hoeks), Virgil Oldman’a ulaşır. Ancak Claire’in özel bir durumu vardır. Bir çeşit psikolojik rahatsızlığı sebebiyle o devasa evde sadece yalnızken “duvarına ardındaki” odasından çıkar. Oldman, duvarın ardındaki o gizemli kadına farkında olmadan aşık olmaya başlar. Artık odağında sadece evdeki antikalar yoktur.

Aşağıdaki metin *spoiler içerir, filmi izledikten sonra bekleriz!
Filmin sonu görece olarak “sürprizli” bitiyor. Ancak bu tür filmlere aşina olanlar için yeterince ters köşelik bir durum yok. Hatta başından beri “Mr. Oldman’ı harcayacaklar matmazel” gözüyle izliyorsun filmi. Hatta Claier’in değil, etrafındaki herkesin işin içinde olduğu ve asıl olarak hedefin odadaki saklı antikalarda olduğu, haliyle hıyanetin başında da en yakın arkadaşının olduğu da açık. Yine de kurgu olarak izlemesi keyifli bir filmdi. Zaten 7 puan ortalamalı film olunca filmin standart sürprize sahip olduğunu anlıyorsun. Mesela, Oldman da aslında başından beri durumun farkında olup, farklı bir plan kurguladığı bir senaryo olsaydı o zaman film 8’lik, 9’luk olurdu zaten. Böylesi de iyi ama yoklukta gayet güzel izlenir.

Şampiyonlar Ligi 9 Numarası: Cenk Tosun


Şampiyonlar Ligi maçları öyle bir yerdir ki, hele de Türk takımları için, oyuncuların hemen hepsinin kariyer zirvesine yakın performans göstermeleri gerekir. Eğer amaç “güzel oldu, tecrübe kazandık, havayı soluduk” demek değil de direkt olarak gruplardan çıkmak ve hatta daha ileriye gitmekse… Özellikle iki mevki “sıradan bir performans”ı bile kabullenmez. Bunlardan biri stoper bölgesi diğeri ise santrfor. Beşiktaş şu ana kadar Şampiyonlar Ligi’nde ikide iki yapıp bir ilki başardıysa, bunda en az geriye katılan Pepe kalitesi kadar en uçtaki Cenk Tosun’un da rolü büyük. Çünkü o gerçek anlamda bir “Şampiyonlar Ligi 9 numarası”na dönüşmüş durumda.

Şampiyonlar Ligi 9 numarası, ayağına aldığı her topu maaştan kalan son 50 lirayı harcar gibi kullanır. Yani o an durum neyi gerektiriyorsa, onu yapar. Şut, rakip stoperi sırtına alıp takımına zaman kazandırma, topla dönüp dripling yapma, kanada açıldığında adam eksiltip ceza sahasına koşu atan takım arkadaşına asist yapma, topsuz oyunda rakip stoperlere baskı kurma, eğer baskı kırıldıysa daha da geriye koşup yapılan alan savunmasına katkıda bulunma gibi şeyler… “Eee geceleri de taksiye çıksın? Böyle santrfor 30 milyon…” dediğinizi duyar gibiyim. Evet haklısınız, çünkü Cenk Tosun da iki Şampiyonlar Ligi maçında da 30 milyonluk santrfor gibi oynadı. Ve evet, özellikle RB Leipzig maçının gecesinde bir taksiye çıkmadığı kaldı.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Cenk Tosun Türkiye futbol tarihinde yabancı forvetlerle en sert rekabete girmiş yerli santrfor. Belki Semih Şentürk için de geçerli olabilir ama Cenk Tosun’un tarafında söz konusu olan rakipler: Demba Ba, Mario Gomez, Aboubakar, şimdi de Negredo. Geçen sezon en azından lig tarafında formayı almış gibiydi, ancak bu sezon her kulvarda birinci santrforluğu kapmış gözüküyor ve bu tesadüf değil.

Geçtiğimiz sezon Beşiktaş Avrupa maçlarında Aboubakar’ı çok fazla arıyordu. Çünkü onun yokluğunda Cenk, “takımına zaman kazandırma” konusunda baya eksikti. Sadece iyi gol vuruşu yapabiliyor olmak, bu arena pek işlemiyor. Çünkü güçlü değilsen, sana gol vuruşu yapma fırsatı da pek doğmuyor. Daha topu alamadan basıp, sindiriyorlar. Cenk’in o kolay sindirilen santrfor oluşu Beşiktaş’ı zaman zaman baskı altına alıyordu. RB Leipzig ancak Cenk aşırı yorulunca savunmasını iyice öne çıkarıp, klasik oyununu sergilemeyi başarabildi.

Cenk Tosun, aynı zamanda eğer bir futbolcunun içinde “büyük futbolcu” olmak varsa, kaliteli yabancılarla rekabetin nasıl sonuçlar çıkaracağının çok iyi bir örneği. Mustafa Pektemek 6 yabancı sınırlı ve bazılarına göre “Türk futbolcuların hayrına olan” sistemde ancak Başakşehir’in yedek forveti kıvamına gelebildi. Yaz tatiline bile bireysel koçuyla giden Cenk Tosun gibileri demek ki 12 milyon pound’u bile (ki piyasaya göre gerçekten ucuz rakam) beğendiremeyecek bir noktaya yükselebiliyor.

Karışık Golcü Kasedi: Timo Werner

Bazen çok beğendiğin bir futbolcuyu övmek için, geçmişten bir yıldıza benzeştirme yapmak istersin. RB Leipzig’in yükselen değeri, bu yazının yazıldığı dönemde oynadığı son 20 maçın 13’ünü boş geçemeyen “gol makinesi” Timo Werner için de öyle bir benzetme yaparak girmek isterdim yazıya. Tam “Yeni Jürgen Klinsmann” diyecektim ki Jürgen’in dripling özelliğinin golcülüğü kadar ön planda olmadığını hatırladım. O yüzden Timo Werner’e şöyle diyelim: Yakın gelecekte Almanya tarihinin en iyi golcüsü olma adayı.

Artık günümüz golcülerde daha çok topsuz oyunda gezginlik, stoperlere baskı, sadece şutlarda değil paslarda da çabuk karar verebilme yetenekleri aranıyor. Çünkü takımlar artık çok kısa mesafede oynuyor ve haliyle atakların golle sonuçlanması daha fazla matematik istiyor.

Timo Werner, ceza sahası içinde bir golcüden beklenen her şeye sahip bir oyuncu. Boyu aşırı uzun değil (181) ancak iyi zamanlaması ve topun düşeceği yeri iyi sezmeleriyle kafa toplarında etkili. Almanya milli takımında attığı gollerin çoğu kafasıyla geldi nitekim. Ayakla gol vuruşu konusunda çeşitliliğe sahip. Bazen Inzaghi modeli bir tek dokunuşla, bazen de Henry gibi “eksiltmesi gereken stoperi geçtikten sonra uzak direğe gönderilen plaseyle” golü bulabiliyor. Şu an için bu özellikleri, örnekte geçen efsaneler kadar mükemmel değil. Onlar 10 üzerinden en az 9’sa, Werner’de bu rakamlar 7-8 arasında. Ama hiçbir özelliği 6 değil…


Werner’in bu çeşitliliği ceza sahası dışında da geçerli. Sırtı dönük topu aldığında, yüzünü tekrar rakip kaleye dönebiliyor. Bu bir santrfor için çok değerli bir özellik. Çünkü her zaman topu kontrol ettiğinde etrafında pas verecek birini bulamayabilirsin, topla dönüp, boş alanı kat ederek hücuma koşu yapacak arkadaşlarına zaman kazandırabilir ya da bizzat kendin rakip kaleye gidebilirsin. Timo Werner, geçen haftalarda oynanan Hamburg maçında böyle bir pozisyonda (yukarıda) direkt olarak kaleye gitti ve golünü yaptı. Aynı şekilde, kanada doğru açıldığında ceza sahasına servis de yapabiliyor.

1996 doğumlu ve şimdiden Alman milli takımının birinci santrforu ve hala potansiyelinin ucu açık ve gerçekten her şeyi yapıyor. GORA'nın meşhur Matrix sahnesindeki gibi, sandalyeye oturmuş ve "karışık golcü kasedi" yüklenmiş. Yapabildiklerini görünce, oynayamayacağı ve gelişimini sürdüremeyeceği top class kulüp yok gibi. Bundan yıllar sonra “Werner ne topçuydu be!” övgüleriyle anlatılacak bir golcünün kariyerini baştan sona izlemek güzel olacak.

Nasıl Bir Film: Loft (2014)


Orjinali 2008 yapımlı bir Belçika filmi olan Loft’un 2014 yılındaki Hollywood uyarlaması. Ancak iki filmin de yönetmeni aynı: Erik Van Looy. Ben 2014 yapımlı olanı izledim, dilerseniz siz 2008’de çekilen Belçika versiyonunu izleyin. İkisini de kaçırmamış olanlar oyunculuk olarak Belçika yapımımın bir tık ileride olduğunu söylüyorlar.

Film son dönem sinemasındaki en başarılı suç, gizem filmlerinden biri. Hatta IMDb’deki 6.3’lük puanına bakılırsa biraz underrated kalmış. Filmde işlenmiş bir cinayeti çözmeye çalışıyoruz, ancak polisiye tarafından ilerlemiyor kurgu, daha çok kahramanlarımızın kendi arasındaki sorgulamalarından ve flash-back’lerden bir sonuca varmaya çalışıyoruz.

Konu: Her biri evli olan ve statü olarak önemli konumda bulunan 5 arkadaş, kaçamakları için boş bir daireyi kiralar. Evin sadece beş anahtarı vardır. Bir sabah dairede kadın cesedi bulunur. Cinayeti o beş arkadaştan birinin işlediği açıkça ortadadır; çünkü eşit şekilde dağıtılmış beş anahtar ve harekete geçmemiş bir kapı alarmı vardır.

Oldukça başarılı bir film. Gizemin dozu 1 saat 48 dakika süren filmde hiç kesilmiyor. Efsaneler arasına girer mi? Girmez ama çok iyi vakit geçirtir. 7.2 gibi bir puanı hakkediyor.

Aşağıdaki metin *spoiler içerir, filmi izledikten sonra bekleriz!
Bu tür filmlerde “bakın katil bu!” diye birilerini göze sokarlar. Burada da o beşli arasında madde bağımlısı Philip ve sürekli içten pazarlıklı, etrafına kıskanan gözlerle bakan, sinsi bir izlenim sunan gözlüklü karakter Luke’un üzerine çok gidilmiş gibi durdu senaryo boyunca. “Yok yahu bunlar değildir” diye klasik olarak hedef saptık ama bu kez göze sokulan karakterlerin suçu işlemiş olması, bir bakıma ters köşe oldu. Luke zihnen, Philip de fiziken cinayeti işledi sonuç olarak. Ben açıkçası aldatılan kadınlardan beklemiştim bir şeyler… Ah Nerede’deki Ferit’in (Tarık Akan) kız arkadaşları kadar intikamcı olamadılar.

Kazanma Refleksi Olan Bir Takım: Porto

Öncelikle bu “kazanma refleksi”nden bahsedilen şeyi açıklayalım. Bazı takımların standart bir oyunları, ilk 11’leri yoktur. Anlık duruma göre, rakibe göre, skora göre değişim gösterirler. Görünürde taktik diziliş aynıdır ama oynanan oyun farklıdır. Ama yine de kazanmak için bir çözüm bulurlar. Tabii ki burada oyuncuların kalitesi önemli. Özellikle hücum tarafında sürprizli hamle yapacak oyuncuların çokluğu, sahada biraz doğru takım resmi verdikten sonra skoru yakalatır. Beşiktaş da geçen sezon böyleydi aslında. Bu bakımdan Porto, Beşiktaş’la tarz olarak oldukça benzeşiyor.

Bir önceki sezon, yani 2015/16’da Beşiktaş daha bir sistem takımıydı. Orta sahada Atiba, Sosa, Oğuzhan değişmiyordu, takımın santrforu net olarak Gomez’di. Maçlarda istenilen olmayınca kanatlarda hamle yapılıyor ya da forvet Cenk’le çiftleniyordu. Ancak sahada standart bir oyun ve hücum çeşitliği vardı. Takım cepheden de delebiliyor, kanatlardan da gelebiliyordu. 2016/17 sezonunda ise Sosa – Talisca değişikliğiyle bu durum değişti. Beşiktaş 4-1-4-1 oynayan sitem takımından, Talisca’yla daha çok 4-4-2 gibi görünen belki sistem takımından uzak ama bireysel kaliteyle bir şekilde maç kazama refleksine sahip olmuş bir takıma dönüştü.

Kaleden uzakta savunma


Porto bu sezon 4-4-2 oynuyor ve ileri uçtaki iki oyuncu da santrfor kıvamında oluyor. Onlardan biri normal şartlarda mutlaka Aboubakar, ancak cezası Beşiktaş maçında da sürecek. Bu ciddi bir avantaj. Çünkü Aboubakar komple santrfor görünümüyle bu sezon Avrupa’nın sayılı isimleri arasında girdi. Medel’in istatistiklerini araştırırken dikkatimi çekmişti, Konfederasyon Kupası’nda Aboubakar’a karşı Ronaldo’lu, Andre Silva’lı Portekiz’e karşı olduğundan daha fazla zorlanmış. Vincent hakikaten fiziğiyle, zorlayıcılığıyla rakip stoperleri döven bir santrfor. Olmayacak olması Beşiktaş için ciddi avantaj.

Porto’nun hücumunda Tiquinho ve Marega’yı izleyeceğiz büyük ihtimalle. İkisi de golün her türlüsünü atabilen oyunculardan. Özellikle Tiquinho fiziğine nazaran oldukça teknik, etrafını da oynatan bir santrfor. Marega ise kenar forvette de rol alabilen, topla da kat edebilen atletik bir oyuncu. Kiralık gittiği Guimaraes’de harikalar yarattı ve bu sezon takımında kaldı. Kenarlardaki Corono ve Brahimi de sıkça ceza sahasını zorluyor. Eğer karşısında kendi ceza sahasına gömülmüş bir rakip görürse, orta sahadaki Oliver Torres bu dörtlüyü ciddi anlamda beslemeye başlıyor. Hatta bazen topla bizzat ikili oyunlara girip, gol pozisyonlarına girebiliyor. Tüm bunların ışığında Porto’ya karşı gömülü savunma yapmak intihar denilebilir.

Quaresma’nın “Quaresmalığı” kilidi kırabilir


Elbette kaleye yakın savunma yapmamak, tamamen hücum yapmak anlamına gelmiyor. Beşiktaş’ın alan savunmasını, orta saha ve savunmasını yakın tutarak orta saha dolaylarında başlatabilir. Lyon deplasmanında özellikle bir süre bu sistem çok başarılı uygulanmıştı. Böylelikle hem Porto’nun etkili dört hücum oyuncusu kaleden uzakta tutulur hem de orta sahada kazanılan toplar daha yüksek ihtimalle karşı atağa dönüşür.

Porto da savunmasını önde kuran bir takım. Bu sebeple Beşiktaş’ın baskı yememesi ve rakip atağa çıkabilmesi için topla kat edecek oyunculara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacak. Eldeki iki santrfor da o tipte değil, Babel de yetenekleri olmasına rağmen topla kat etme konusunda biraz geri gitti. Daha çok kısa mesafede oynayan, golcü bir kenar oyuncusuna dönüştü. Top sürüp, ezber bozma konusunda Talisca ve Quaresma’ya ciddi iş düşecek. Aslında tam Lens’lik maç ama fiziği ve fazla kiloları ona bu maçta 11 kapısını açmayacak gibi gözüküyor. Bu nedenle Quaresma, çok fazla “şöyle bir şov yapayım da eski takımıma neler kaçırdığını göstereyim” moduna bürünmezse, her zamanki Quaresmalığı çok işe yarayabiliriz. Quaresmalık: Top sürüp, adam eksiltip, savunma ile kaleci arasında öldürücü ortalar yapmak… Beşiktaş’ın gol şansı için birinci seçenek bu gözüküyor. İkincisi Talisca. Sürpriz forvet koşusuyla, uzaktan atacağı şutla ve tabii Quaresma izin verirse kullanacağı bir frikiklere dengeleri bozabilir.