Zamanının Ötesindeki 7 Türk Futbolcu


'80’lerin sonu, '90’ların başı Türk futbolu için devrimin yavaş yavaş başladığı dönem sayılabilir. Jupp Derwall, Gordon Milne gibi hocaların önderliğinde antrenman sahalarının çime dönüşmesi, sahalarımızdaki toprak kısımların da yavaş yavaş çime geçmesi, taktik futbolunun daha çok ön plana çıkmasıyla bu oyunda Avrupa standartlarına yaklaşmaya başladık ve bugünlere geldik. En azından kulüp bazında, önemli bir eşik atladığımız kesin…

Bazen, "Keşke o dönemin yıldızlarından bazılarını bugünün futboluna taşıyabilseydik…" diyor insan. Çünkü o dönemde öyle yeteneklere denk geldik ki, şayet imkan olsa ve onları Marty McFly DeLorean’ine atıp, bugünün futboluyla buluştursak değerleri daha da katlanırdı.

İşte zamanının çok ötesinde performans sergilemiş 7 Türk futbolcu.

Feyyaz Uçar


Ülkenin gelmiş geçmiş en iyi golcülerinden olmasına rağmen kariyerinde tek bir gol krallığı var. Milli takımda forma giyme sayısı da pek yüksek değil. Ancak onun döneminde, yani '80’ler sonu, '90’lar başında fırsatçı golcüler daha revaçtaydı. Zaman Tanju’ların zamanıydı. Ancak o günlere dönüp, tekrar Feyyaz’ı izlediğimizde 30 yıl sonrasının ideal forvetini görüyoruz.



Kusursuz bir bitiricilik özelliği vardı Feyyaz Uçar’ın. Kaleyi gördüğünde iki ayağıyla da topa vurabiliyor, açısı ne olursa olsun çözüm üretiyordu. Onun haricinde, etrafını besleyebilecek kadar iyi pas özelliği ve elbette oyun zekası… Bugünün futbolunda kendisine üst düzey Avrupa liglerinde çok kolay yer bulabilirdi.

Rıdvan Dilmen


Yıllar sonra anlaşılan, “normal olmayan” bir yetenek de Rıdvan Dilmen. Hala onun kadar iyi bir driplingçi kenar oyuncusu gelmedi ülkeye. Üstelik o top sürmelerini çamurlu, balçıklı sahada, hafif oyun kurallarını kullanan tekmeler arasında yapabiliyordu. En önemli özelliği de topla giderken yaptığı ani frenlerle rakip defansı olduğu gibi oyundan düşürmesiydi. "Hepsini yok et!” tuşu gibi bir şey vardı elinde.

Bugünün oyununda, takım mesafeleri çok daha kısa tutulacağından topu rakip kaleye daha yakınken alır, sonuca çok daha şiddetli şekilde etki ederdi. Günümüzde bu tip oyuncular 20 milyon euro’nun aşağısında transfer yapmıyorlar. Rıdvan Dilmen de aslında tam bu zamanların oyuncusuydu.

Mehmet Özdilek


Günümüzde artık topu ayağına bekleyen, gezgin olmayan, orta sahada pas oyununa katılmayan, gol bölgelerine sızmayan 10 numaralara yer yok. Biraz forvet, biraz da merkez orta saha havası verebilen 10 numaralar küresel ısınmaya bile çözüm üretebilirler. Bugün 4-2-3-1 varyasyonlarını oynayan her takımda bu tip oyuncuları görüyoruz. Şifo Mehmet de eskilerden bir oyuncu, ama resmen bugünün 10 numarası…

Mehmet Özdilek, ligimizin gelmiş geçmiş en golcü orta sahalarından biri. Üstelik o dönemde orta sahaların gole yakın olması daha zordu. Bugün kısalan mesafelerde bu ihtimal daha fazla, yani Şifo Mehmet 30 yıl sonra futbol sahalarına adım atmış olsaydı, bugün bir golcü kadar tabela değiştirebilen bir 10 numara izlerdik. Hatta Guardiola, Sarri gibi hocalar onu gezgin 8 numara rolüyle, 4-1-4-1 sisteminde orta sahaya koyardı. Biz de oyunun iki tarafında orta saha sanatı icra eden bir oyuncu izlerdik.

Tugay Kerimoğlu


Onun kıymetini yeterince bilmediğimiz, “yaşlandı artık” dediğimiz dönemde Avrupa’ya açılıp, 29’unda dahil olduğu Ada futbolunda 10 yıl üst düzey futbol oynamasından belliydi. Ama aslında Tugay Kerimoğlu, Premier Lig’de yarattığı o efsanenin bile üzerinde bir kariyere sahip olabilirdi.



Adrea Pirlo’yla başlayan ve teknik, pasör orta sahaların savunma önüne çekildiği dönemde, yani 2000’li yılların ortalarında Tugay hala genç bir oyuncu olsaydı, dünya futbolundaki yeri Pirlo tipi oyuncuların bulunduğu salonda olurdu… "Topu koşusunu gösteren oyuncunun ağzına atan"orta sahalardan biriydi. 2002 Dünya Kupası elemeleri baraj maçında Avusturya’ya gol atan Okan Burak’a yaptığı gibi. Şut özelliğinden sanırız bahsetmeye pek gerek yok.

Hami Mandıralı


'90’larda çocuk olanların aklına "Bam Bam!" denince iki şey düşer: İlki Taş Devri’nde Barni Moloztaş’ın oğlu, ikincisi ise Hami Mandıralı. Onun çıkarttığı "şaka gibi" sert şutların bırakın benzerini, yanına yaklaşanı yapabilen var mı? Galiba yok… Üstelik bugünün topları, gol sayısı artsın diye daha da bilimsel yapılıyor. Rüzgar desteğini daha güçlü alıyor. Hami Mandıralı’nın vurduğu toplar bildiğimiz, çamura girdikçe daha da ağırlaşan dümdüz meşin futbol toplarıydı. Ve her şutu inanılmaz sert olduğu kadar, epey de isabetli gidiyordu.

Bugün şut kalitesi iyi olan oyuncular, hemen ayağına test taraftaki kanatlarda oynatılır. Çünkü bu oyunda en değerli şey her daim şutör oyunculardır. Hami, sol forvetteyken aldığı topa biraz içeri kat ederek öyle bir vurur ki, ortada ne 4-3-3 kalır ne de 3-5-2… Üstelik Hami Mandıralı sadece şuttan ibaret değildi, o, topa vuruş yeteneğini pas olarak kullanabiliyor, topla önünü boşaltacak kadar dripling yapabiliyordu. Tam bugünlerin sol forvetiydi…


Metin Tekin


Böylesi bir efsanenin, kariyeri boyunca sadece 78 lig golü atmasının altında şöyle bir neden yatıyor: Bir 30 yıl kadar erken doğmuş olmak... Metin Tekin, Beşiktaş’ın gelmiş geçmiş en büyük hücumcularından biri. Metin-Ali-Feyyaz üçlüsünü sağ kanattaki fuleli driplingleriyle tamamlayan Metin Tekin, aslında çok da iyi bir golcüydü. Ceza sahasına iyi sızardı, çok da sıçrama yeteneği vardı. Aslında tam da bugünün kanat oyuncularından beklenen özelliklere sahipti.

Artık gol bölgesine sızabilen kenar oyuncuların, en az forvetler kadar tabela değiştirme şansı var. Nitekim bugünün Beşiktaş’ında Babel, en az Cenk Tosun kadar gole yakındı. Yakınlaşan takım boyları, yükselen tempoyla birlikte kenar oyuncuların gol bölgelerine sızmaları artık daha çok ihtiyaç oldu. Metin Tekin bugünün futbolunda işin hem dripling tarafını yapan, hem de 1.82’lik boyuyla arka direkte toplara kafa vuran, harika şutlar atan bir kenar forvet olurdu. Değeri de Bitcoin’den hızlı yükselirdi.

Ünal Karaman


Onun adını duyunca hemen akımıza bir türlü gol atamadığımız İngiltere’ye karşı çektiği ve direkte patlayan harika şutu gelir. O şutlar Ünal Karaman’ın standardıydı aslında… Rakip kaleyi öylesine kolayca sarsabilen orta sahalara çok fazla denk gelmedik. Ancak Ünal Karaman’ı farklı kılan başka özellikleri de vardı. Orta sahada adam eksiltebilir, uzun veya kısa paslarla kilit açabilirdi. Oldukça da kuvvetli bir oyuncuydu.



Onu bugünün futbolunda izleyebilseydik, Premier Lig takımlarının ellerini ovuşturan bir merkez orta saha havası verebilirdi Ünal Karaman. O bölgede oynayacak oyuncunun her işi 10 üzerinden en az 6’lık bir ortalamayla yapabilmesi beklenir. Ünal Karaman o beklenen özelliklere 8’lerle cevap verirdi. Komple bir orta sahaydı.

Gezgin 10 Numara: Alejandro “Papu” Gomez


Catania’nın 2010 yılında San Lorenzo’dan Serie A’ya getirdiği Papu, kısa bir Metalist Kharkiv macerası dışında yaklaşık 7 yıldır Çizme’de forma giyiyor. İtalyanların trequartista tanımına daha da hareketlilik katarak can veren oyuncu, “gezgin 10 numara” gibi bir rolle ligde uzun zamandır fark yaratıyor. 2014 yılından bu yana forma giydiği Atalanta’nın gösterdiği büyük çıkışta önemli pay sahibi. Zaten bu tip takımlarda genelde başarı tesadüf değildir. Düzene oturmuş bir alt yapı, scouting sistemi ürünü takım oyuncuları ve ezber bozan en az bir hücumcu vardır bu hikayelerde. İşte Atalanta adına bu yapbozun sonuncusunu tamamlayan şey Papu oldu.

Pek tabii kendisi bir Arjantinli olunca, kağıt üzerinde de mevkisinde 10 numara yazılınca şu soruyla karşılaşması kaçınılmaz oldu: “İdolün Maradona mıydı?” Ancak Papu’nun cevabı pek politik değildi. “Maradona gerçek bir efsane, bayrak adam. Ancak saha dışında pek profesyonel bir isim değildi, o nedenle benim örnek aldığım oyuncular daha farklıydı. Pablo Aimar ve Juan Roman Riquelme’nin hayranıydım ama bir isim var ki onu her şeyden ayrı tutuyorum: Veron! Gerçek bir karakter, oyuncu ve harika bir lider…”


Futbolcu değil alfabe


Papu, saydığı bu oyuncular arasında direkt olarak benzediği biri yok, biraz Aimar dışında. Ancak hepsinden biraz biraz yükletmiş… Yani, kuru kuru model almamış bu isimlerin hepsini. Veron dahil. Alejandro Gomez, olumlu anlamda oynadığı pozisyona bağımlı kalmayan; hem orta sahanın merkezin de hem de rakip kale civarında gezinen bir hücum oyuncusu. Genelde Atalanta’nın 3-4-2-1 sisteminde “sol ofansif orta saha” rolünde oynuyor. Hem bir 10 numaranın yapması gereken yaratıcılığı üstleniyor, hem bir kanat oyuncusundan beklenen driplingleri yapıyor hem de orta sahaya dinamizm katıyor. Badi Ekrem’in izci kampındayken bulduğu bitki gibi, futbolcu değil alfabe…



1.65 boyunda ama ayakları yere gayet iyi basıyor. O nedenle rakibine sırtını dayağında topu kaptırması çok güç. Kendisi de topla kat edebildiği gibi, kısa verkaçlarla da çabukça kaleye inebiliyor. Aslında kafa vuruşu dışında, gol olabilecek her ihtimali gerçekleştirebilecek yeteneklere sahip: Savunma arkası koşusu, topla dripling üzerine şut, frikik… Aslında kaleye daha yakın kalabileceği bir sistemde, ikinci forvet rolüyle o skorer özelliği çok daha fazla ön plana çıkar.


Büyük bir transfer için çok mu geç?


Papu 1988 doğumlu yani 30’una dayandı. Yine de üst düzey futbol oynama yaşının genel olarak arttığını düşünürsek, hala büyük bir transfer için şansı var. Daha önce hakkında Liverpool ve Inter söylentileri çıkmıştı. Aslında Coutinho’nun Barcelona transferi sonrası tekrar Liverpool için düşünülebilir. Onun dışında Napoli şayet Insigne’yi satacak olursa, onun yerini Papu’yla doldurabilir. Bir taraftan da insan, “Bırak Atalanta’da kalsın, Serie A’daki başaltı takımlarda da birer yıldız olsun” diye düşünmüyor değil. ‘90’larda olduğu gibi… O zamanlar Bologna’nın bile Giuseppe Signori’si vardı.

Bir Marvel Karakteri: Cenk Tosun


Demba Ba’nın yokluğunda kendisi yerine Mustafa Pektemek’in tercih edilmesinin üzerinden üç yıl geçti. Hatta Crystal Palace’ın 10 milyon pound civarındaki teklifine genel kanı olarak “Yoktur öyle bir şey, doğruysa hemen satılsın!” denilmesinin arkasında ise sadece 4 ay yatıyor… Yani günümüzde Everton’a 22 milyon Euro karşılığında imza atan –ve hatta ucuza gitmiş gibi görülen- Cenk Tosun’un kendisini kabullendirmesinin üzerinden tarih geçmedi. Her şey çok hızlı gelişti. Ya da onun gelişiminin yanında, dünyanın dönme hızı yavaş kaldı. Fantastik çizgi romanlardan, filmlerden aşina olduğumuz kahramanların birçoğu, yaşadığı bir kırılma anı sonrasında mutanta dönüşür. Cenk Tosun’un kısa zamanda bu denli “başka” oyuncuya dönüşmesi de ancak böyle açıklanabilir: Marvel Evreni’nin santrforu.

Ancak biz, fantastik bir dünyada değiliz. O nedenle Cenk Tosun’un bu sıçrayışında çok önemli eşikleri, onu süper kahraman dönüştüren kırılma anları var.


Komple forvet


Hani her semtte milyoncu dükkanları olur ya, hani çöp poşeti almak için girersin gece lambasıyla çıkarsın… İşte Cenk Tosun da o milyoncu dükkanları gibi. Bir santrfordan beklenecek her özelliğe cevap veriyor. “Şurası eksik” denilecek hiçbir tarafı yok. İki ayağıyla da şutör. Hatta çift ayak konusunda o kadar iddialı ki, oynayacağı ligde bir tek Harry Kane rakip olabilir. Üstelik ceza sahasında bitirici olduğu kadar, ceza sahası dışından da şut atabiliyor. Boyu ideal, sıçrama özelliği iyi, kafa vuruş kalitesi şahaneye yakın. “Biraz” olan ama tam olarak olduramayan bazı özelliklerini de bu son dönemde geliştirdi: Dripling, kilit pas ve kuvvet.


Büyük maç oyuncusu


Everton seviyesindeki kulüpler, yeteneklerinden emin olduğu ancak lig seviyesi bakımından şüpheyle yaklaştıkları oyuncuların büyük maç performanslarına bakarlar. Cenk Tosun’un bu dönemde milli takımda da Beşiktaş’ta da oynadığı her büyük maç, vasatın üzerindeydi. Asıl önemlisi Şampiyonlar Ligi maçlarında gol katkısının dışında “oyuna katkısı” çok büyüktü. Algıları açık, topa sahip olduğu anda pas kararını verene kadar topu kendisinde saklayacak kuvvete artık sahip. Eskiden o kadar güçlü değildi ve sadece gol vuruşu anlarında fark yaratıyordu. Buradaki gelişimi Everton kapılarını açan en büyük etken. Çünkü orada Cenk’in arkasında oynayacak Rooney, soldaki Sigurdsson, sağdaki Lennon (belki de Cenk’in gelişiyle sağ forvete geçecek Calvert-Lewin) sadece ayağına değil önüne de top isteyen oyuncular. RB Leipzig, Porto, Monaco maçlarında Babel’i, Talisca’yı, sahadayken Oğuzhan’nı, nadir gelişen hücum koşularında Quaresma’yı attığı kilit paslarla her zaman ödüllendirdi. Cenk Tosun, yeni takımında o koşuları daha etkili yapacak oyuncularla bir arada olacak.


Hayalperest golcü


İnsan, izlediği her hangi bir şeyde mutlaka küçük bir “sürpriz” arar. En basitinden, 120 dakika boyunca durağan geçen bir film, final sahnesinde yapacağı bir trick’le her şeyi değiştirebilir. O hayalgücünü futbol sahasına taşıyabilen, maçı izleyen seyircinin yapacağı bir “sürprizli” hareketle gözlerini açtıran oyuncular özel olmuştur her zaman. Cenk Tosun da öylesine hayalperest bir golcü. Beklenmedik bir anda, sadece kendisinin beklediği bir vuruş çıkarabilir. En az skor kadar, göze de hitap eder.



22 milyon Euro ucuz mu?


Evet. Ama Süper Lig için tavan fiyata yakın. Cenk Tosun, Serie A, La Liga falan bile değil, Portekiz Ligi’nde bile oynuyor olsa Everton’a transferi en az 40 milyon euro’yla gerçekleşirdi. Ancak Portekiz Ligi kendisini kanıtlamış bir lig. Oradan çıkan biri, dünya yıldızı olabilir. Süper Lig bu konuda hala açılmamış bir harita, neyle karşılaşacaklarına dair emin değiller. İşte bu sebeple Cenk Tosun’un oradaki performansı, ligin geleceği adına da çok değerli. Şayet Everton’ın beklediği performansa cevap verecek olursa, ligimiz daha yatırım yapılabilir bir lig olacak, haliyle bu fiyatlar güncelliğini koruyup, 20 milyonları sıradan hale getirecek.

Her şey bir yana, Cenk Tosun’un başarısı sadece futbola indirgenmeyecek bir hayat dersi. Sadece genç futbolculara değil, genç grafikerlere bile ilham vermesi gereken bir sıçrama hikayesi. Yetenek varsa ve o yeteneğin üzerine titrersen, kapılar ardı ardına açılır. Hiç şaşmaz. 

90’lardan Santrfor Gelmiş: Maximiliano Gomez

90’lar denilince akla Bizimkiler dizi, Parliament Sinema Kulübü, taso, Mrkelam’ın koşuşu, Çelik’in Hercai şarkısı gelir. Ve pek tabii ki uzun, güçlü ve temiz gol vuruşu olan klasik santrforlar. Zaten o dönemde genellikle bu tip santrforlar transfer rekorlarını kırardı: Alan Shearer, Hernan Crespo, Christian Vieri… Bir ara böylesi 9 numaralara artık “demode” gözüyle bakılır olmuş, kısa ve çabuk golcülere yönelmişti kulüpler. Ama Cavani’lerin, Higuain’lerin başlattığı akımla yeniden gözler “golcü gibi golcü”lere çevrildi. Yani 90’lardan kalma 9 numaralara. Celta Vigo’da parıldayan genç Uruguaylı Maximiliano Gomez de onlardan biri.

Nasıl bir oyuncu?


1996 doğumlu Gomez, çok net bir şekilde hedef santrfor örneği. Defensor’da çıktığı her maçta öncelikle fiziği ve hava toplarıyla ön plana çıktı ve bulduğu gollerde genellikle o avantajı sayesindeydi. Hava toplarında yükseldiği zaman yanında kendisini bozan bir stoper olsa bile vuruş hedefini pek şaşırmıyor ve net kafa şutları çıkarabiliyor. Fiziği yaşına göre çok güçlü. O nedenle sırtı dönükken topu aldığında takımına zaman kazandırabilecek bir oyuncu. Tabii o fiziki gücü kendisine “ağırlık” dezavantajı olarak da dönebiliyor.


En önemli özellikleri


Onun bu hava topu üstünlüğü takımın geri kalan hücum oyuncuları için de bir avantaj. Çünkü yüksek toplarda stoperler ona odaklanıyor ve belki hiç topa dokunmadığı anlarda bile etrafında hücum koşusu yapan arkadaşlarını bir anda golle burun buruna bırakabiliyor. La Liga’da ayağının tozuyla neredeyse her hafta gol atmaya başlaması ve bu yazı yazılırken 7 maçta 5 gole sahip olması tesadüf değil. Topun düşeceği yerleri iyi sezen ve kafasıyla da ayağının içiyle de iyi gol vuruşları çıkaran bir oyuncu.


Daha iyi olması için… 


Güçlü bir oyuncu olduğu kadar aynı zamanda biraz ağır bir 9 numara görüntüsü verdiğini söylemiştik. Özellikle topla dönüşlerini daha hızlı yapması gerekiyor. Gelecekte biraz daha atletlik kazanıp, kendisine atılan ara paslara bir nebze daha çabuk gidecek ve sırtı dönük aldığı toplarla döndüğünde çabuk dönecek, ikili oyunlara girebilecek bir santrfor olursa işte o zaman bonservisi çok uçuk seviyelere gelebilir. Çünkü dünya futbolunda bu tip santrforlara ciddi açlık söz konusu.

Gelecekte “kim” olur? 


Muhtemelen onun idolü, memleketinin en büyük santrforu Edinson Cavani’dir. Luis Suarez’i sadece “santrfor” olarak kısıtlamıyoruz, o bambaşka bir oyuncu… O yüzden Maximilano Gomez’in açık hedefi Cavani olmalı. Ancak şu bir gerçek ki Cavani, Palermo günlerinde bile topla çok iyi hareketlenebilen ve çok daha çabuk bir oyuncuydu. Hatta ilk zamanlarında kanatlarda bile oynatılıyordu. Açıkçası model olarak Alvaro Morata’yı daha çok andırıyor sanki. Hava toplarındaki başarısı ve “ne oynuyor ki şimdi bu adam?” dediğin anda golle ortaya çıkacak potansiyeliyle…

Yaşından Büyük Sol Ayak: Sedat Şahintürk

Beşiktaş’ın U21 takımında dikkatleri üzerine çeken ve birçoklarına “Bu çocuk neden A takıma alınmıyor?” diye sorduran Sedat Şahintürk, 2017/18 sezonunda PTT 1. Lig ekiplerinden Balıkesirspor’a transfer olmuştu. Genç oyuncu burada attığı gollerle yeniden kendinden bahsettirmeyi başardı.
Sedat Şahintürk’ün Balıkesirspor’da da Beşiktaş’ın A takımıyla aldığı sürelerde de hissettirdiği üzere, en dikkat çekici özelliği şut yeteneği. Sol ayağıyla çıkardığı şutlar yaşının çok ötesinde, usta bir şutör gibi. Hem ayağının içini kullanarak plase vuruşlar yapabiliyor, hem de ayağının üstüyle net ve sert şutlar çıkarabiliyor. Bunun yanı sıra pas mesafesi olarak da sol ayağını konuşturan bir oyuncu. Çabuk karar alışları ve onu uygulayabilecek yetenekleriyle, etrafındaki oyuncuları doğru zamanda topla buluşturabiliyor.

Sedat’ın yapması gereken “ilk” şey, kendisine net bir mevki bulmak olacak. Çünkü şu ana kadar birçok bölgede oynadı ancak net olarak bir pozisyona adapte olamamış gözüküyor. En çok kanatlarda kullanılıyor fakat hızı, patlama gücü o bölge için yeterli değil. Ve bu kazanılacak bir özellik gibi de durmuyor… O nedenle onu daha çok bir merkez orta saha olarak görmek ve o şekilde gelişimini sağlamak gerek. Merkez orta sahada olması gereken ekstra özellikler; yani anahtar pas, uzun mesafeli pas ve şut atma gibi özelliklere sahip. Sırtı dönükken aldığı toplarla rakip kaleye dönebilmesi ve fiziğini rakiple ikili mücadelelerde başarılı çıkacak, topla saklarken kendisini ayakta tutacak kadar geliştirmesi gerek. O zaman oldukça değerli bir orta saha olacaktır.

Bundan yaklaşık 5 yıl önce Beşiktaş alt yapısından Hasan Türk çıkmış ve bugünkü Sedat Şahintürk özelliklerine sahip, gelecek vadeden bir oyuncu gibi görünmüştü. Belki de öyleydi ama o kritik eşiği aşamadı ve sürekli geri gitti. Şimdilerde kendisi Kırklarelispor’da forma giymekte. Türk oyuncular için 20-23 yaş arasında ne yaptığı işte bu kadar kritik. Sedat şayet ilk profesyonel sözleşmesinden sonra “durmaz” ve devamlı bir üst seviye için kendini zorlarsa, Trabzonspor’da Yusuf Yazıcı’nın yarattığı farka yaklaşacaktır.

Orta Sahanın “İçi”: Karol Linetty

2000 yılların ortasında özellikle de Ancelotti’nin Milan’ı sayesinde moda olan bir sistem vardı: 4-3-1-2. Elbette forvetin ikili olması ve hemen arkasında bir 10 numaranın onları desteklemesi, hücum futbolu severlerin iştahını kabartan etkendi. Ancak asıl olarak bu sistemleri işleten şey, üçlü orta sahanın kenarlarında oynayan ve gerçek anlamda her maç enerji patlaması yaşaması gereken oyunculardı. Efsane Milan’ın o sisteminde ise orta sahanın bir ucunda Gattuso, diğer ucunda Seedorf vardı. Nasıl işlemesindi?
Serie A’da sezonun en dikkat çekici takımlarından Sampdoria, Juventus’u da üçleyince daha da dikkat çekici bir hal aldı. Elbette orada altı çizilmesi gereken çok oyuncu var. Biz en iyisi Karol Linetty’le yani, Sampdoria orta sahasının tam “içiyle” başlayalım…

Takımının sol iç bölgesinde yer alan Linetty, Lech Poznan günlerinde de oldukça dikkat çekmeye başlamıştı. Orada ikili orta sahanın savunmaya yönelik kısmında rol alan oyuncu, buna rağmen kendisini hücumda da hissettirmeyi başarıyordu. Tabii en başta da enerjik ve hareketli oyunuyla ezber bozan Linetty, driplinglerinin başarılı olmasının yanı sıra, etrafındaki arkadaşlarına verdiği kısa paslardan sonra hemen boş alanlara hareketlenmesiyle de takımını hücuma taşıyan güçlü bir silahtı. Bugün de Sampdoria’da aynı şeyleri yapıyor.

Ancak üçlü orta sahanın bir parçası olunca hem o “enerjisi” daha çok iş görüyor hem de hücum özelliklerini daha sık konuşturuyor. Şu ana kadar Serie A’da bir orta saha olmasına rağmen 3 golü var. Hiç fena bir sayı değil. Dolaylı veya dolaysız olarak da birçok golün arkasında imzası var.

Linetty topla çabuk düşünen bir oyuncu. O nedenle fizik olarak biraz eksik olsa da tam zamanında topu ayağından çıkarmalarıyla, o eksikliğini tolere ediyor. Tabii daha güçlü olması, rakibe sırtını dayadığı zaman hem kendisine hem de takım arkadaşlarına zaman kazandırması onu üst seviyelere taşıyacaktır. Açık alanda adam eksiltmede başarılı olsa da yine baskı altındayken yüzünü rakip kaleye dönmek konusunda sorun yaşayabiliyor. Fizik, tecrübe ve özgüveni artıkça bu konuda da yol alacaktır.

Kendisine rol model alması gereken başlıca oyuncu Arturo Vidal. Bahsi geçen eksikliklerini giderdikçe Vidal seviyesine yavaş yavaş yaklaşır. Hele de şut özelliğini de geliştirecek olursa; Vidal ona bakıp “ben küçükken sarışınmışım!” diyebilir…

Polonya hatta çevre ülkelerdeki pazara çok hakim olan Sampdoria, onu sadece 3.2 milyon euro karşılığında satın aldı. Daha üzerinden iki sezon geçmemişken bugünlerde Everton ve Tottenham’ın kendisiyle ilgilendiği söyleniyor. Değerinin nerelere tırmandığını tahmin edersiniz…


10’luk Bir 8 Numara Performansı: Tolgay Arslan


Monaco teknik direktörü Jardim, Beşiktaş karşısına ilk maçı çok iyi analiz etmiş ve o şekilde kurguladığı bir oyun planıyla takımını sahaya sürmüştü. Aslında bu cümle bile Beşiktaş’ın bu sene Şampiyonlar Ligi’nde başardıklarının 10 puanın da ötesinde olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda Avrupa’nın iyi takımları “İstanbul zor deplasman, atmosferi merak ediyoruz” gibi klişeleşmiş demeçlerle geliyor, oyun olarak tarzlarına pek de dokunma ihtiyacı hissetmiyorlar. Ancak bu kez Beşiktaş “önlem alınması gereken” bir Şampiyonlar Ligi takımıydı.
Sağ bekte stoper orjinli Raggi, oyunun son bölümü hariç hücuma hiç katılmadı. İlk maçta Beşiktaş’ın çok etkili olduğu, Quaresma’ların ortalarına Babel ve Cenk’in koşularının önü biraz kapanmış oldu bu tercihle. Çünkü Quaresma’nın ortasında artık ceza sahasında Monaco’nun üç stoperi vardı. Ekstra olarak Talisca yerine Oğuzhan’ın sahada olmasıyla, Beşiktaş da ceza sahasındaki ortalarda sayısal olarak daha az adamla cevap veriyordu. Hatta hücum özellikleri daha iyi olan Jorge de nadiren ileriye çıkıyordu. Orta sahada da Fabinho tamamen 4’lü savunması önüne yapışmıştı. Bu da yine Beşiktaş’ın ilk maçta rakibin savunmayla orta sahası arasındaki boşluğu görmesine karşılık bir hamleydi.

Adriano’nun dikeni

Maçta iki takımın da set hücumuyla, yani savunma yerleşikken gol bulma şansı pek yüksek gözükmüyordu. Ancak bir duran top, uzaktan şut ya da bir tarafın ters yerde top kaptırması gerekirdi. Monaco bütün duran topları çok iyi kullandı, oradan gol çıkmaması mucize… O “ters yerde top kaptıran” ilk taraf da Beşiktaş oldu. Aslında Adriano’nun kaptırdığı top, pek “gollük hata” değil. Rony Lopes’in vuruş kalitesi daha ön planda. Bir de aslında Adriano’yu Adriano yapan özellik; rakip atağı kesmesiyle birlikte takımı adına yeni bir atak başlatması. Beşiktaş’ın kalitesini artıran bir etken bu normal şartlarda, tabii ki arada ters tepecek. Gülün dikeni misali.
Monaco’nun kağıt üzerinde en kaliteli oyuncusu Lemar. En az 50-60 milyon euroya satılacak bir oyuncuyken kadroda tutmayı tercih ettiler. Sakatlığı pozisyonda da topla driplingi oldukça ürkütücüydü. Ancak onun çıkması ve Jovetic’in sahaya girmesiyle Monaco daha belirgin baskı kurdu. Çünkü Keita Balde sol forvetteki yerine geçmişti ve merkezde o bölgede oynamayı daha iyi beceren Jovetic vardı.

Maçın adamı: Tolgay Ali Arslan

Bir 8 numaradan ne yapmasını beklersiniz? Muhtemelen bu sorunun cevabı genel olarak şunlar olacak: Savunmadan akılcıl şekilde top çıkarmasını, hücuma destek verip kilit paslar atmasını, iki ceza sahası arasında mekik dokumasını, ikili mücadelelerde baskın çıkmasını, gerekli zamanda topa basarak hatta faul kazandırarak takımına nefes aldırmasını… İşte Tolgay, Monaco karşısında bunların hepsini yaptı. Kesinlikle maçın adamıydı. Zaten zaruri şekilde oyundan çıkmasından sonra Beşiktaş oyununda sakinlik tamamen kayboldu. Maç, “Monaco bu baskıyla golü atacak mı yoksa dönen toplardan biri kontrayla Beşiktaş golüne mi dönüşecek?” maçına dönmüştü.

Tam da burada Pepe’den bahsetmek gerek. Onun savunmadaki Real Madrid kokan duruşu, rakibin baskılarında duvar niteliği taşıyor. Zaten pozisyon alışını övmeye gerek yok. Asıl kritik ve güzel özelliği, hava toplarında topu gelişi güzel karşılamayıp, mutlaka bir arkadaşına indirmesi… Onun dışında sakatlanana kadar Tosic de oldukça iyiydi. Zaten genellikle saçmalama hakkını lig maçlarında kullanıyor. Şampiyonlar Ligi maçlarında ise telefon kulübesine girip, oradan bir tutam Maldini olarak geri çıkıyor.

Topsuz koşucu Quaresma

Genellikle kendisini taç çizgisine zincirleyen Quaresma, bu maçta ters taraftan veya cepheden gelen ataklarda gayet güzel topsuz koşularla cevap verdi. Penaltı pozisyonu öyleydi, onun haricinde Babel’e çıkarmakta geç kaldığı kontratakta da öyle… Aslında penaltı pozisyonunda da geç hamle yapmıştı. Neyse, o koşuları bile bir şey… Zaten gol pozisyonlarında topla olan kararsızlığı, genellikle şahsi düşünmesi gibi etkenleri kalıtsal ve bunu kabullenmek gerek. 34 yaşına rağmen hiç düşmeyen fizik kalitesi, topla her şeye rağmen ezber bozması, takıma zaman kazandırması gibi özellikleri onu alternatifsiz kılıyor mevcut kadroda.

Beşiktaş evinde oynayacağı Porto maçında beraberlik alması halinde grup liderliğini garantileyecek. Ki Porto da mevcut durumda gemileri yakıp, saldıracakmış gibi durmuyor… Yüksek ihtimalle Beşiktaş o maçta liderliği alacak ve gruplar ilk açıklandığında en zor maç gibi gözüken RB Leipzig deplasmanına ülke puanı, farklı bir deneyim, Almanya gezisi gibi amaçlarla çıkacak. Yani o maçta Orkan – Negredo – Lens’li bir üçlü bile görebiliriz…

Liderlik Maçı: Beşiktaş - Monaco


Şampiyonlar Ligi grup kuraları çekildiğinde, olayın fikstür tarafına geçildiği zaman ilk şuna bakarız: Grubun 1. torba takımıyla ikinci maçı ne zaman oynuyoruz? Çünkü genelde bu takımlar son iki maç zaten grup liderliğini garantilerler ve o maçları yedeklerle oynayacakları için kağıt üzerinde en güçlü takım olmalarına rağmen bir anda potansiyel 3 puana dönüşürler. Beşiktaş, grubunun 1. torba takımıyla ikinci maçına çıkıyor bu Çarşamba. Ancak bu kez roller farklı, şayet Beşiktaş bu maçı da kazanırsa büyük ölçüde grup lideri olacak. Tabii RB Leipzig geriye kalan tüm maçlarını kazanmaz ki bu pek kolay görünmüyor.

Beşiktaş’ın daha 4. maçta grup liderliğini alacak olması hem takımın zihnen en azından Şubat ayının ortasına kadar lige döneceğine işaret. Aynı zamanda tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya grubunu lider bitiren 8 takım arasında katılacak. Yani bir sonraki turda daha denk düşecek takımlarla eşleşme ihtimali olacak. Muhtemel ikinciler Bayern Münih, Tottenham ve Juventus’a denk gelinmedikçe çeyrek final ihtimali hiç de düşük değil. Çünkü Beşiktaş, özellikle bu sezon gerçek bir “Şampiyonlar Ligi oyunu” sergiliyor.

İlk Monaco maç nasıl kazanıldı?

Aslında Beşiktaş’ın standart oyunu, tipik bir Şampiyonlar Ligi oyununa dönüştü. Top rakibine geçince orta saha civarında orta sahayla defans oyuncularının yakın olduğu kompakt bir savunma, top kazanıldığında ise kenarda koşu yapacak oyuncuya zaman kazandırmak adına orta sahada yapılan birkaç kısa pas, sonrasında topu kanatlardan birine açılması ve santrfor, Talisca, diğer kanat oyuncusu üçlüsüyle ceza sahasına koşu… Beşiktaş bunu hep yapıyor ve genelde attığı golleri (Cenk’in Porto’ya attığı uzaktan gol hariç) bu şekilde buluyor.
Bu plan Monaco’ya daha da bir işledi. Bunun da sebebi şuydu; Monaco’nun oyun tarzı da Beşiktaş’a çok yakın. Onlar da aynı şekilde takım olarak pres yapıp, kazandığı topları kanat aktarmalı olarak rakip kaleye yönlendiriyorlar. Ancak burada Beşiktaş stoperleriyle, daha doğrusu direkt Pepe’yle fark yarattı. Beşiktaş’ın savunması, orta sahasına daha yakın oynadı, arkaya seken topları da Pepe “Real Madrid kokan” taktik zekasıyla süpürdü. Ancak Monaco’nun stoperleri Glik ve Jemerson, orta sahasıyla arasında boşluk oluşturdu. Geçen yıl o boşluğu enerjisiyle kapatan Bakayoko vardı ancak şu an Fabinho tek kaldı. Moutinho’nun temposu o ikili orta sahayı pek kaldırmıyor bu gibi maçlarda.

Adriano faktörü

Beşiktaş’ın savunmasında Adriano’nun da varlığı çok kritikti. Çünkü Adriano şöyle bir adam, rakip tehlikeli atak yapıyor diyorsun, Adriano o atağı kesmekle kalmayıp bir anda karşı atağa çevirebiliyor. Bazen tek bir hamleyle bile yapabiliyor bunu… Aklında sadece topu gelişi güzel uzaklaştırmak yok, “topu nereye çevirirsem bu atak karşı atağa dönüşür” düşüncesini hep saklı tutuyor. Böylece Monaco tekrar yeni bir baskı kuramadan, o top oradan Beşiktaş’ın muhtemel tehlikesi olarak uzaklaşmış oluyor. Adriano bunun Porto maçında da yapmıştı. RB Leipzig’in belli bir bölümde Beşiktaş’ın boğmasının da büyük nedeni, onun yokluğuydu.

En büyük gol silahı Ryan Babel

Her Şampiyonlar Ligi maçında olduğu gibi Beşiktaş’ın bu maçta da en büyük hücum silahı Quaresma’dan, Talisca’dan, hatta Cenk’ten de öte Ryan Babel… Beşiktaş’ın attığı golleri inceleyin mutlaka Ryan Babel’in yaptığı bir hücum koşusu, atak olgunlaşırken rakibinin önüne koyduğu bir kalça, bazen açık açık gol pası, bazen de direkt kendi tarafından atılmış bir şut görürsünüz. Geçen sezon devre arasında geldikten sonra Beşiktaş’a verdiği katkı büyüktü, şimdiki katkısı çok uçlarda. Öyle ki yaşı biraz daha genç olsa bonservis değeri en yüksek oyuncu olurdu. Çünkü hiç modası geçmeyecek bir kenar forvet rolünü oynuyor bu sezon. Top diğer kanattan ortalanıyorsa forvet koşusu atıyor, bazen bizzat kendisi topla kat edip takımına zaman kazandırıyor, şutla tamamlıyor. En güzel eylemi ise sadece çizgiye basan bir oyuncu olmaması. Nerede boşluk görüyorsa, orayı dolduruyor. Beşiktaş’ın Monaco’ya attığı ikinci golde: Atağın maçında bir merkez orta saha gibi sırtını rakibe dayayıp pasını çıkarıyor, sonrasında bir 10 numara gibi topu yayın oradan kanada doğru açıyor, finalde de bir ikinci forvet gibi pozisyon takibini yapıyor ve direkten dönen topu Cenk’e asist olarak çeviriyor.

Monaco’nun yine savunmayla, orta saha arasındaki muhtemel boşluklarını yine en çok Babel değerlendirecek gibi gözükmekte. Çünkü Talisca’nın bu sezonki hali biraz fazla bilinmezli…

Talisca’da ısrara devam edilmeli mi?

“Maç seçiyor” gibi klişe bir sonuca çıkıyor olabiliriz ama gerçekten Talisca’nın bu sezon Şampiyonlar Ligi’ndeki haliyle ligdeki görüntüsü epey farklı. Ligde daha çok topu ayağına bekleyen, kenardan orta gelince ancak hareketlenen “durağan” Talisca söz konusu. Ancak Şampiyonlar Ligi’nde daha bir ofansif orta saha görünümü verebiliyor. Bir kere topla merkezde daha sık buluşması bile çok şeyi değiştiriyor. Orta sahadaki Atiba ve Oğuzhan’ın (ya da Tolgay’ın) hücum paslarındaki yükünü hafifletmesi gibi… Ancak şu sıralar onu biraz kenara almak daha direkt bir çözüm olabilir. Monaco’nun bu maçı mutlaka kazanmak isteyecek olmasıyla, Tolgay – Oğuzhan – Atiba üçlüsü daha makul bir orta saha seçimi olur gibi gözüküyor. Hatta zaten forvet gibi oynayan Talisca’nın yerine “madem her şekilde ikili forvet görünümü vereceğiz, hazır golünü de atmışken Negredo’yu 11’e yazalım” seçeneği de hiç mantıksız değil. Zaten Negredo’nun genlerinde golcüğü kadar “etrafına kısa paslarla servis yapma” özelliği var. Rakibe yaptığı baskı da Talisca’ya nazaran çok daha sert olacaktır.