Pepe ve LaVita Cafe

Hayatımdaki ilk hırsızlık vakasını ortaokulda yaşamıştım. Yüz bin liram çalınmıştı. Yüz bin lira deyip geçmeyin, 20 yıl öncesinden bahsediyorum. Emlakçı babamın sanırım o sıra kallavi bir iş yaptığından, bir sabah gönlünden yüz bin lira harçlık vermek kopmuştu. Cebime koyar koymaz yürüyüşüm değişti, muhabbeti kestiğim arkadaşlarım oldu. Öyle bir paraydı ortaokul öğrencisi için. Ama aynı zamanda çok zor günlerdi, birkaç gün aç bitap gezdim. Şöyle bordomsu, kırmızımsı bir banknottu. Bozdurmaya kıyamıyordum. “Yamyam gibi hemen parçalamayayım, biraz cüzdanımda durdun” diye düşünmüştüm. Çıkarıp, biraz bakıp tekrar geri koyuyordum. Öyle bir anda arka sırada oturan Eyüp isimli çakalımsı canlı, parayı görmüştü... Evet, belki de ortaokul arkadaşlarımdan adını net şekilde hatırladığım tek çocuk.

Nasıl bir saflıksa cüzdanı çantamın üst kısmına koymuş, tuvalete gitmiştim. Döndüğümde baktım bu Eyüp denen akbaba, çantanın etrafında dolanıyor. Kıllanıp, kontrol ettim; para tabii ki yerinde yoktu. Direkt içimdekini tutmadım, “Sen mi aldın lan?” dedim. İnkar etti. Hatta inandırıcı olsun diye gel müdüre falan söyleyelim diyor, parayı benden daha çok sağda solda arıyor, yardımcı oluyor falan… İyice işkillendim. Normal şartlar altında yardımseverlikle işi olmaz. Emindim, yürütmüştü parayı ama kanıtlayamıyordum. Hatta işi abartıp cüzdanını gösterdi, hiç param yok dedi. Bütün gün bunu gözlemlemeye başladım, ikram bisküvi yerine biskrem alsa bile ensesindeyim. O zaman biskrem yeni çıkmıştı, zengin çocuğu bisküvisiydi. Ama yok, hiç renk vermiyor. Etraftan otlanıyor kantinde, çizi dileniyor falan. Adam büyük oyuncu çıkmıştı.

Öyle böyle son ders de bitti, bana “Hadi inşallah bulursun paranı ben gidiyorum” deyip gözden kayboldu. Umudu kesmeye başlarken aklıma bunun atari bağımlılığı geldi. Nereden mi biliyorum? Çünkü beni de bağımlı yapmıştı. Gel kırtasiyeye gidelim deyip, beni atari salonuna sokmuştu. “Burası ne lan?” dedim, “Kırtasiyeee” demişti sırıta sırıta. Sonra bir jeton attı, Ninja Kaplumbağalar oyununa daldık, dalış o dalış. İşte o yüzden, paramın çalındığı gün dedim ki bu herif eve falan gitmez, kesin atariye kaçıyordur. Ama çakal olduğu için her zaman gittiğimiz atari olmazdı bu, Bakırköy’de İncirli Caddesi’ne yakın bir atari salonu daha vardı, daha büyüktü, daha farklı oyunları vardı. Ben de oraya gittim. Bir baktım beş kuruş para yok diyen Eyüp, salyalarını akıtarak aduket çekiyor. Direkt ensesine yapıştım: “Hani paran yoktu lan!”… “Eee, meee” diyerek deparı bastı. Arkasından “Yarın okula gelme olm sen, attıracam seni!” diye bağırıyordum.

O moral bozukluğuyla atari salonunun yancı kısmı gibi duran sandalyelere çöktüm. Stres atıp oyun oynayayım desem cepte jeton parası yok, öyle bakıyorum etrafa. O sırada bir çocuk deli gibi futbol oyunu oynuyor, her şut çektiğinde de “Sellamiiiieaaa!” diye bağırıyordu. “Sellami nedir ya… Bari Amokachi de, Şifo de, Oktay da bir şey de o kadar mı düştün” diyordum içimden. Evet, Beşiktaş’ın Fas milli takımında oynayan vasıfsız stoperi Sellami’den bahsediyoruz. O yaz yeni transfer olmuştu Beşiktaş’a. Sonra nasıl olduysa, o atari salonuna ne zaman gelip futbol oyununu oynasam ben de Sellamieaa demeye başlamıştım. Hayatın sırrını bulmuş gibiydim. Eyüp’e ne mi oldu? Ertesi gün okula gittiğimde sınıfın kapısında babası bekliyordu. Sıcak bir karşılama yaptı, “Ya paran çalınmış oğlum geçmiş olsun, ama sen Eyüp yapmış diyorsun? O öyle şey yapmaz oğlum arkadaşsınız siz” falan diye başladı. Adam Aile Şerefi’ndeki Oktay’ın babası gibi bir şey çıkmıştı. Oğluna hırsızlık yaftasını yapıştıramıyordu. “Yine de mağdur olma evladım ben sana 100 bin lira vereyim” deyip parayı uzattı. Neyse, ben de fazla uzatmadım. Haklı davamı kazanmış, banknotumu yine cüzdanıma sokuşturmuştum.
Yıllar, yılları kovaladı… Neyse uzatmayayım, günümüzdeyiz. Hafta içi aradaki mesafeler yüzünden kız arkadaşımla en mantıklı buluşma noktamız Bakırköy oluyor. Doğduğum, büyüdüğüm yere yıllar sonra tekrar sıkça uğrar olmuştum. Ama zaman geçireceğimiz yer konusunda bazı sıkıntılarımız vardı. Çünkü benim için uzun zamandır işten çıkıp, akşamüzeri yapılacak etkinlik bir yerlerde biralamak olur. Ama sevdiceğim aşırı derecede sağlıklı yaşayan bir insan. Bir keresinde çikolata uzatmıştım, bildiğiniz kitkat. Bana sanki kokaine davet etmişim gibi bakış atmıştı. Meğer içinde palm yağı varmış, uzak durmak gerekiyormuş. O kadar etkileyiciydi ki “Ben niye ölüyorum lan o zaman” deyip ikinci ısırığı alamadan çikolatayı çöpe atmıştım. Haliyle onunlayken sağlık barındıran planlar yapmalıydım.

Önce sinema fikri güzeldi. Ama gide gide piyasada film bırakmadık, imdb’de 4.7 verilen filmlere kadar düşmeye başladık. Sonra dedim ki illa içmek zorunda mıyız, güzel bir cafe bulayım. Zomato’dan baktım, LaVita Cafe diye puanı yüksek bir yer var. Ambiyansı, içecek menüsü falan havalı duruyor. Tabiri caizse kızla gitmelik. Geçen günlerde aldım kız arkadaşımı, oraya gittim. Yaklaştıkça bazı anılar canlanıyor, yaklaştıkça grilik daha da bir gidiyor, iyice belirginleşiyor… Yahu burası benim ortaokul zamanımdaki atari salonuydu. Zamanla evrim geçirmiş ve gayet klas bir cafeye dönmüş. Bizim Sellami diye bağıran çocuğun olduğu yerde piyano var falan.

Dükkan da ben de bir zamanlar Sellami’nin olduğu Beşiktaş’ın savunması da 20 yıl sonra kendini çok acayip bir yerde bulmuştu. Bir zamanlar gerekirse evden okula yürüyerek gelip, artırdığım parayla jeton aldığım mekana; yıllar sonra sevdiğimle gelmiştim. Beraber sağlıklı ev yapımı limonatalarımızı içiyor, gelecek hakkında konuşuyorduk. Her zamankinden daha umutluydum gelecek adına zaten o anda, değişebilecek şeyler gözümün önündeydi. "No bad days" modu açıktı... Bak mesela o zamanlar Jamal Sellami’nin sırf Dünya Kupası görmüş diye kral gibi transfer edildiği yerde, Real Madrid’de 10 sene oynamış Pepe olacaktı. En az benim ve LaVita Cafe’nin başına gelenler kadar ütopikti. Her şey güzeldi ve kafamda iki sordu vardı. Acaba bu limonatalara verdiğimiz parayla kaç jeton gelirdi, bir de o günlerde Sellami diye bağıran çocuk acaba Pepe transfer olduğunda ne yapmıştı?


Komple Bir Hücumcu: Dejan Meleg


Son yıllarda Anadolu kulüplerinin yaptığı transferler oldukça heyecan verici oluyor. Gerekse scouting işi transferlerle gerekse de Wagner Love, Menez gibi normal şartlarda üst lig klasmanında olan ancak son zamanlarda gözden düşmeleriyle fırsata dönüşen transferlerle baya baya ışıldıyorlar. Kayserispor’un Dejan Meleg hamlesi ise ikisini de kapsıyor aslında.

Bundan iki yıl önce Sırp futbolunun en yetenekli oyuncuları arasında görülmüş ve Ajax’a transfer olmuştu. Burada daha çok U21 takımında şans bulmuş ancak yeterli seviyeye çıkamamıştı. Meleg, asıl çıkışını ise geçtiğimiz sezon yaptı. Vojvodina formasıyla tüm sezon boyunca 12 gol 6 asist yaptı ve asıl önemlisi hücumun birçok bölgesinde kullanıldı.

Dejan Meleg’in Kayserispor’a transferini değerli kılan şey, oyuncu tarzı olarak Süper Lig’de her zaman ezber bozabilen kategoride olması. Direkt santrafor bölgesinde değil de, kaleden biraz uzakta bir bölgede (kanat veya forvet arkası) oynayıp da skora katkı verebilen her oyuncu lige kolayca damga vuruyor. Dejan Meleg de hem 10 numara hem de kanatlarda görev alabiliyor. 1.83 boyu ve topsuz oyundaki koşu kalitesiyle kendisini ceza sahasında unutturup, golü koklayan bir oyuncu. Aynı zamanda top ayağındayken de driplingleriyle, ara paslarıyla ve şutlarıyla etkili olabiliyor.

Gerçek anlamda “komple bir hücumcu” gözüyle bakabiliriz Meleg’e. 1994 doğumlu oyuncu şu anlık büyüklerde forma giyebilecek kadar üst düzey olmasa da Kayserispor seviyesi için yeterince kaliteli bir oyuncu. Konyaspor’da Bajic’in yaptığı gibi önemli bir gelişim kaydedecek olursa gelecek yıllarda onu bol sıfırlı transfer haberlerinde görmemiz mümkün.

Suker’den Özlediğimiz Şeyler: Patrik Schick


Davor Suker’i hatırlarsınız. Hatta bu hatırlamayı “Aa hakikaten bir Suker vardı değil mi?” gibi bir hisle hatırladıysanız biraz ayıp etmişsiniz demektir. Gerçi evet, adı pek tarihin en iyi golcüleri arasında anılmaz Ronaldo’lar, Batistuta’lar aynı dönemde boy gösterdiğinden. Ama kesinlikle tarihin “en özel” golcülerinden biriydi ve o özelliği ise sürprizli bir oyuncu olmasında yatıyordu. Mesela bunun en muhteşem örneği de Euro 96’daki kalesini terk eden Schmeichel’ı yerine dönmesini bekleyip, topu üzerinden aşırdığı goldü.
video

Şu sıralar Balkanlardan çıkarak kısa zamanda kendisini 25 milyon euro’ya Juventus’a transfer ettiren bir yetenek, Davor Suker’i hatırlattı: Patrik Schick. 96 doğumlu golcü de sol ayağını fazlasıyla sanatsal kullanıyor. Açıyı yakaladığında çok net ayak içi şutlar çıkarmasının yanı sıra, bazen de hiç tahmin edilemez işler yapıyor. Bergkamp çalımının hemen üstüne topu uzak direğe plaselemek gibi şeyler…
video

Juventus, muhtemelen onu gelecekteki Dybala satışının ikamesi olarak aldı. Patrik Schick’in Dybala kadar sürati ve dripling özelliği yok ama ona göre daha çok sezgisel bir golcü. Koşacağı ve topun düşeceği muhtemel yerleri çok iyi biliyor ve yakaladığında çok yüzdeli bitiriyor. Sampdoria’da aşırı sayıda gol atmasa da bu özelliğini hissettirmişti. Juventus gibi daha çok hücuma yatkın bir takımda elbette özel bir oyuncu olduğu da daha çok ayyuka çıkacaktır. 

1.90’lık Pirlo: Sander Berge


Hani bazı oyuncular için biraz izleyince hemen “Tam Arsenal’lik oyuncu” dersiniz ya, işte Sander Berge de öyle. Zaten şu sıralar Genk’ten Arsenal’e transfer olacağı söylenen 1998 doğumlu oyuncunun bu kaderi daha ilk lisansını aldığı zamanlar bile çizilmişti. Fiziği bir orta sahaya ve yaşına göre fazlasıyla iyi olup da top tekniği, pas kalitesi de üst seviyelerde gezince Arsenal için akan sular durmuş olmalı.

Valerenga’da parladığı sıralarda “farklı oyuncu” izlenimini hemen vermiş ve çok hızlı şekilde kendi ülkesinde de A milli olma seviyesine gelmişti Sander Berge. 1.90 boyunda ama bilindik “fiziği iyi, sağa sola omuz atan defansif orta saha” modelinden değil; hatta Andrea Pirlo tarzının boy özellikleriyle biraz oynanmış hali gibi. Top hakimiyeti ve oyun görüşü mükemmel, üstelik bu yaşında. Boş alan görünce topla kat edebiliyor ve radarları sürekli açık, kendisini boşa çıkaran oyuncuya çok net uzun paslar çıkarabiliyor.

Genk’i Ndidi yerine koşa koşa transfer etmesi pek tesadüf değildi hatta uzun vadede ondan çok daha büyük futbolcu olacağı kesin gibi. Yaya Toure’nin gençlik günlerindeki o farkı yaratıyor daha şimdiden. Şayet Premier Lig’e transferi olursa bir sonraki aşaması Barcelona’nın yıllarca Busquets’in üstlendiği “fiziği, ayağı, mentali yerinde süpürücü orta saha” rolünü direkt olarak kapabilecek yetenekte. İskandinavya’dan daha çok mücadele gücüyle fark yaratan defansif orta sahalar çıkar ancak Berge gerçek anlamda prototip bir üretim olmuş, kendisini merakla takibe devam…