Dripling Soslu Xavi: Maxime Lopez


Aslında bir orta sahanın çok iyi pasör olması nadir rastlanan bir şey değil. “Mücadeleci orta saha” kavramı demode kaldığı ve bu tip “Veli Kavlakların” artık vasat takımlarda bile yer alamamaya başladığı dünyada iyi pasörlük orta sahalar için kaçınılmaz bir özellik oldu. O pasörlüğünün üzerine dripling yeteneği ekleyenler ise fark yaratıyor ve 50 milyon euro barajını anında aşıyorlar. Bunun en iyi örneği de RB Leipzig’den Liverpool’a geçecek olan Naby Keita. Burada bahsedeceğimiz Marsilya’nn 97 doğumlu oyuncusu Maxime Lopez de benzer karaktere sahip bir oyuncu.

Marsilya alt yapısında yetişen Maxime Lopez, geçen sezon 30 maça çıkmıştı. Bu sezon rotasyon stratejisinde daha çok Avrupa Ligi’nde ilk 11 düşünüldü ve gelişiminde ilerleme kaydettiği çok açık. Özellikle son Braga maçında orta sahayı neredeyse tek başına domine etti. Top neredeyse, o da orada… İsmail Köybaşı’nın gol atan oyuncuyla yakınlığı gibi bir şey. Orta sahada yarattığı pas opsiyonları takımının sağlıklı hücum çıkışları yapmasını sağlıyor.

Maxime Lopez en başta çok iyi bir pasör. Sadece basit paslardan bahsetmiyorum, koşusunu gösteren takım arkadaşlarına attığı uzun toplarda da çok başarılı. Bir futbol maçının en güzel görsel efektlerinden olan ters kanada uzatılmış paralel paslar konusunda da iyi. Ancak onun fark yaratan asıl özelliği, yazının başında bahsettiğim gibi sadece pasör değil aynı zamanda driplingçi bir orta saha oluşu. Tarzı Xavi’yi çok andırıyor hatta onun daha sık top süren versiyonu diyebiliriz.


Fransa’da İspanyol bir baba ve Cezayirli bir anneden dünyaya gelen Maxime, gelecekte o pas ve dripling özelliklerini geliştirerek koruması gerekecek. Hele bir de üstüne şut özelliğini geliştirirse tadından yenmez… Yaşına göre aldığı süre ve sorumluluk fazlasıyla yüksek. O yüzden ulaşacağı seviyenin ne olacağını görmek çok da uzun sürmeyecek gibi.

Milan Görünümlü Milan


80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde çocuk olanlar için Milan’ın adı hala Barcelona, Real Madrid gibi takımların arasında anılır. Hatta iyi bir oyuncu için “Onu da yaparsa zaten Milan’da oynar” gibi cümle kurmaktan kendimizi alamadığımız oluyor hala. “Hala” diyorum çünkü aslında Milan’ın o büyüklüğü son yıllarda sadece formasında kaldı. Kağıt üzerinde de saha üzerinde de etkisi artık Serie A’nın orta sıra takımları kadar. San Siro’da çılan Juventus, Napoli, hatta Inter maçlarında bile rakip takım favori gösteriliyor.

Bu durum, sezon başında yapılan güçlü transferlerle aşılmaya çalışıldı. Ancak yine iş sahada olan bitene dönünce, o transferlerin sadece meblağ olarak büyük olduğu ortaya çıktı. Harcanan para oyun olarak geri dönüş yapmamıştı. Sezon içinde teknik direktör değişti, bir Milan klasiği olarak eski efsanelerden biri başa getirilirdi: Gennaro Gattuso. O da Benevento’ya ligdeki ilk puanını vererek, Verona’dan 3 yiyerek, evinde Atalanta’ya yenilerek kapatıyordu 2017 yılını. Zaten teknik direktörlüğü sadece motivatörlüğünden ibaret olduğu tartışılıyordu. O ihtimali daha da güçlendirdi. Ancak 2018 yılına girerken Milan, biraz o “eski Milan” havasını vermeye başladı. Peki, ne değişti?

Serbest 8 kardeşliği: Bonaventura & Kessie


Milan sezon içinde çokça taktik değiştirdi. Önceleri 4-2-3-1 gibi bir sistem üzerinde duruldu, daha sonra eldeki santrforları bolca kullanabilmek için ikili forvet düzenleri denendi. Ancak bu dönemde hiç efektif oyuna kavuşulamadı, “kaos” futboluyla ileri uçtaki oyuncuların bir şekilde topu içeri atması beklendi. Gattuso ise geldiğinden bu yana 4-3-3 ya da 4-1-4-1 diyebileceğimiz bir oyun formatında ısrarcı oldu. Buradaki en büyük etken, Bonaventura’nın kazanımı…

Bonaventura, Serie A’da en underrated oyunculardan biri ve aslında oldukça komple bir orta saha. Daha çok sol orta saha gibi bir bölgede değerlendirilse de asıl katkı yapacağı pozisyon, son maçlarda olduğu gibi “serbest 8” mevkisi. Burada takımına inanılmaz bir dinamiz kattı ve sürpriz gol koşularıyla skora da katkı yapmaya başladı. Aynı şekilde Kessie de o dinamizme ve hücum etkinliğine katkıda bulunuyor ve ondan beklenen yüksek performansı sergiliyor. Burada Hakan Çalhanoğlu ve Suso’nun kenarlardaki gizli oyun kurucu görevi de önemli. Böylelikle bu kenar oyuncuları orta sahadaki “yaratıcılık” yükünü hafifletmekle birlikte sahayı enlemesine genişleterek, merkez orta sahadaki serbest 8 oynayan oyuncuları daha çok oyunun içine atmış oluyor.

Çalhanoğlu’nun yükselişi


Hakan Çalhanoğlu hakkında ben de dahil birçok futbol sever “yeterince komple oyuncu değil” eleştirisini yapıyordu. Çünkü bugüne kadar sadece duran toplarda ve şut pozisyonlarında görünen bir oyuncuydu. Bugüne kadar diyorum çünkü Milan 2018’de sol kanatta oyunun hep içinde olan bir Hakan Çalhanoğlu izlemeye başladık. . Zaten Gattuso da son röportajında “Çalhanoğlu beni şaşırttı, onun bu denli komple bir oyuncu olacağını düşünmemiştim” diyor.
İçe kat ediyor, ters toplar atıyor, şutla kaleyi tehdit ediyor… Duran top kullanımı her zaman için tehlikeliydi. Sağda Suso, solda Çalhanoğlu oyun kurucu kanat tadındaki oyunuyla Milan’ı biraz daha çözümsüz hale getirmeyi başardı. Patrick Cutrone tercihini ayrıca bir yazıda ele almıştık. Andre Silva ve Kalinic’e göre daha “arayan” bir golcü olması, rakip savunmayı çok daha zorluyor. Hiç pozisyona giremese bile, Hakan’ın, Suso’nun attığı şutlarda kaleciden dönen topları avlaması bile yeter

Daha iyisi için ne gerekli?


Bu yükselişe rağmen Milan’ın yine Şampiyonlar Ligi potasından çok uzak kalacağı bir gerçek. Ancak Avrupa Ligi’ne atabilirler kendilerini. Ama seneye bu yapının üzerini biraz daha süslerlerse, en azından Juventus – Napoli ikilisinin arkasına yapışabilirler kalite olarak. Bunun için öncelikle çok net bir santrfor gerekli. Rakiplerde Higuain, Dzeko, Mertens, Icardi varken başka türlü savaşa girilmez. Patrick Cutrone kısa vade için ancak iyi bir alternatif olabilir. Galiba seneye tüm şartlar zorlanıp, çok iyi bir golcü alınacak. İkincisi ise her ne kadar Çalhanoğlu çıkış gösterse de sol kanada çok daha etkili bir isim gerek. Insigne klasmanında bir oyuncuyu alabilmek zor ama mesela Atlantalı Papu Gomez ideal bir seçim olabilir orası için.

Off the Ball’u Yaşından Büyük: Moise Kean


Geçtiğimiz sezonu –çok uzun bir zamandır olduğu gibi- şampiyon olarak kapatan Juvetus, ligin son haftasında Bologna deplasmanındaydı. İddiasız çıkılan maç, henüz 17 yaşında olan Moise Kean için çok daha büyük anlamlar taşıyordu. Çünkü 10 yaşından beridir formasını giydiği kulüpte en büyük hayalini gerçekleştirmiş ve son dakikalarda Juventus’un galibiyet golünü atmıştı. Zaten her hangi bir puan hedefi kalmayan son hafta maçlarını güzel yapan şey tam da bu değil midir? Genç bir oyuncunun adını ilk kez duyurma şansını yakalaması…

Bu sezona girilirken Kean, maç tecrübesini artırması amacıyla Verona’ya kiralandı. Aslında bu da onun için büyük bir adımdı çünkü Serie A gibi bir ligde, üstelik de forvet pozisyonunda oynarken henüz 17 yaşında direkt oynamak, çok kolay rastlanır şey değildi. Bugüne kadar ilk 11 formasını elden bırakmadı. Belki kondisyonu 90 dakika boyunca oynamasına izin vermiyor ve 60’lı dakikalarda oyundan alınıyor ama bir sonraki maç yine takımının en etkili hücum silahı olarak sahaya çıkıyor. Fiorentina deplasmanında ise yeni başladığı kariyerinin en önemli maçını yaşadı. Takımı 4-1 gibi inanılmaz bir skora imza atarken 2 gol atmayı başardı.

Aslında oyundan erken alınmasının bir diğer önemli nedeni, sadece ceza sahasında görülmeyen, sahanın tüm alanını kullanan bir forvet oluşu. Takımı topun arkasına geçtiğin de o da takım savunmasına katkı yapmak amacıyla geri koşularını neredeyse eksiksiz yapıyor. Hızlı hücumlarda ise topu rakip yarı alana taşıma adına önemli bir misyon ediniyor. Ancak onu Kean yapan asıl ayırt edici özelliği topsuz koşuları… “Off the ball” denilen özellik, ona doğuştan verilmiş. Sezgileri çok açık ve topun düşeceği yeri harika seziyor. Zaten fırsat yakaladığında havadan ve yerden topu içeriye atacak yetenekleri var. Fiorentina deplasmanında top Verona’nın ayağında çok az kaldı ama o azıcık sürede harika kontra ataklar görüldü. Onlardan ikisini sonuca yansıtan Moise Kean oldu.


Moise Kean, her ne kadar fırsatçı golcü gibi görünse de daha önce kendisinden bahsettiğimiz bir başka potansiyel forvet Patrick Cutrone’den önü daha açık gözüküyor. Çünkü ceza sahasında değil, dışında da etkili. Top taşıyabilmesi, etrafına servisi, sırtı dönük oyunu… Elbette yaşı henüz fazla genç, taso koleksiyonu yapması gerekirken (ki bu iş moda olduğunda dünyada bile yoktu) Serie A’da forvet oynuyor. Haliyle yeteneklerini tam olarak sergileyemiyor. Kuvvet kazandıkça bu, diğer tüm özelliklerine olumlu yansıyacaktır.

Karşımızda çok ciddi bir komple forvet adayı var. Madem Fildişi Sahilli bir ailenin oğlu, o zaman onun rol modeli olarak Didier Drogba’yı gösterebiliriz. Belki ondan 6 santim daha kısa ama hava toplarındaki etkisi de andırıyor. Drogba da 10 yaşındayken Fransa’da futbol eğitimleri almaya başlamış ve bu ona avantaj sağlamıştı. Kean’in de doğma büyüme İtalyan oluşu, futbol eğitimini tamamen bu kültürden alması ve daha şimdiden maç temposunu kazanması, çok daha hızlı şekilde gelişim kaydetmesini sağlayacaktır.

Inzaghi Volume2: Patrick Cutrone


2017’nin Temmuz ayında Bayern Münih ve Milan hazırlık maçında karşılaşmış, o gün sadece 45 dakika sahada kalan Patrick Cutrone diye bir çocuk iki gol birden atmıştı. Cutrone, bir önceki sezonun tamamını U19 takımında geçirmişti ve çok ciddi sayıda goller bulsa da yüksek ihtimalle oynayacağı bir kulübe kiralık olarak gönderilecekti. Çünkü Milan, hali hazırda Andre Silva’yı almıştı ve dünya çapında bir 9 numaranın daha (Belotti, Aubameyang) geleceği konuşuluyordu. Ancak buna rağmen Cutrone, kısa zamanda gösterdiği “gole hızlı erişimli forvet” görüntüsüyle en azından kadro oyuncusu olarak Milan’da kalmayı başardı. Bugün ise hem Andre Silva’yı hem de beklentileri her anlamda karşılayamayan Kalinic’i geride bırakarak ilk 11 formasını almış durumda. 

“Aramıza tekrar hoş geldin Filippo Inzaghi”


Patrick Cutrone fena halde efsane golcü Filippo Inzaghi’yi andırıyor. Alex Ferguson’un Inzaghi için kullandığı “ofsayt çizgisinde doğmuş” tabirini, direkt olarak Cutrone için de kullanabiliriz. Savunma çizgisine çok iyi dikkat eden bir forvet, her zaman algıları açık ve yakalayacağı bir fırsatı kolluyor. Ayrıca, futbolu tutkuyla oynayanlardan… Topun ayağına gelmesini beklemez. Sürekli hareket halinde; sadece gelecek ara pasları, kenar ortaları beklemiyor. “Acaba bu stoper geri pas verirken hata yapar mı, şu top önüme düşer mi, herkes uzunlara odaklıyken duran topta kafayı ben vurur muyum?” gibi soruları soruyor kendine. Ekmeğinin peşinde olan bir golcü… 

Tüm bu nedenlerle Inzaghi’yi çok andırıyor ve ekstra olarak çalım atma özelliğine de sahip. Belki önündeki boş alanı hızlı şekilde driplingle kat edecek bir forvet değil ama topu ayağında tutabilen, gerekirse en yakınındaki savunmayı çalımla ekarte edebilen bir oyuncu. Ama bu aksiyonları sonrasında topu hemen ayağından çıkarmaya odaklı. 

Gideceği yer neresi olur? 


Patrick Cutrone iyi bir golcü olsa da genellikle bunu sezgileriyle ve tek vuruşlarla yapıyor. Gelecekte o çalım özelliğinin üstüne “çalım sonrası şut” süsü de ekleyebilirse, önemli bir seviye atlayacak demektir. Yaşı henüz çok genç, 98 doğumlu bir oyuncu olmasına rağmen Milan gibi bir takımda formayı kaptığını unutmamak gerek. Ancak burada kalıcı olması için golcülüğünün dışında biraz komple forvetlik izlenimleri de sunmalı. Tecrübesi artar ve fiziğini gün geçtikçe geliştirirse neden olmasın…

Serbest 8 Numara: De Bruyne'lerin Doğuşu


Futbolun bazı dönemlerinde bazı mevkiler, diğerine göre daha değerli hale gelir. Örneğin 90’larda kafa toplarına da vurabilen iyi bir golcüysen, transfer rekoru kıracağı kesindi: Alan Shearer, Christian Vieri, Hernan Crespo… Çünkü o dönemde herkes pozisyonunun adamıydı, serbestlik sadece 10 numaralara tanınıyordu. Haliyle “fark yaratma” ağırlığı en fazla golcülerin ve 10 numaraların üzerindeydi.

2000’lerde işler daha çok alan savunması futboluna evrildi; Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası, o oyunun çok net yansımalarıydı. Her iki turnuvada da çoğu takımın ana prensibi; top rakibin ayağına geçince orta sahanın gerisinde takım olarak pozisyon almak ve golü “oluruna” bırakmaktı. Haliyle Patrick Vieira’nın da etkisiyle, topla yetenekli defansif orta sahalar, stoperlerle birlikte dönemin en revaçtaki pozisyonları oldular.

2000’lerin sonlarına doğru ibre, Cristiano Ronaldo ve Messi efsanelerinin de en başta uğradıkları mevki, yani “yaratıcı kenar oyuncularına” döndü tekrar. Kilidi kıracak en iyi silahlar, sadece dışa çalım atan değil içe de kat eden; sadece kenar orta yapan değil, içe kat ettiğinde şut da atan; sadece topu kenardan alan değil, top karşı kanattan gelirken ceza sahasında forvet gibi pozisyon alan kenar oyunculardı. Bugün de bu durum değişmedi aslında; Robben'lerden düşmek üzere olan bayrağı, Salah'lar taşımaya devam edecek. Ama onlara bir kardeş daha geldi: Serbest 8 numara.


De Bruyne'ler Akımı


Kadrosu içinde keşfe çıkan, “aslında bu çocuk burada köreliyor, orta saha yaparsak çok başka olur” gibi şeyler düşünerek, farklı pencereden bakmaktan çekinmeyen teknik adamlar her zaman ezber bozar ve aslında dünya futboluna sadece yeni yıldız değil, yeni mevkiler de kazandırır. Pep Guardiola gibi… Onun Kevin De Bruyne üzerindeki dokunuşu, son yıllarda görülmüş en büyük sınıf atlatma. Sadece kendisi için değil, takımı için de başka bir seviyeye geçme anlamını taşıdı bu değişim.

Kevin De Bruyne, Belçika gazetesine yaptığı röportajında “serbest 8 numara” tabirini bizzat kendisi kullanıyor: “Gerçekten farklı bir rol. Aslına bakıldığında küçük bir değişim ama her şey yerli yerine oturdu. 10 numara pozisyonunda oynamıyorum ama serbestlik tanınmış 8 numara gibi, her yere hareket etme şansım oluyor.”

Yeni pozisyonunda De Bruyne, sadece teknik olarak değil oyun zekası olarak da yetenekli bir oyuncu olduğunu farkına vardı. Sahanın fotoğrafını çeken ve en doğru yere, en doğru zamanda pas atabilen bir oyuncu ve bunu kendisine tanınan serbestliği sayesinde sahanın her yerinde yapabiliyor. Zaten takım olarak “karşı presle” savunma yapıldığından, top rakibe geçince eforunu geriye koşmakla harcamıyor. Aksine, ters alanda kaptığı topla bitmiş atağı yeniden ve direkt gole dönüşecek şekilde başlatıyor.

Ancak Mancester City’de tek serbest 8 numara kendisin değil. Asıl büyük değişimi De Bruyne yaşasa da David Silva’nın da başka oyuncuya dönüştüğünü ve direkt olarak De Bruyne’nin performansına da etki yaptığını söylemek gerek. Zaten Manchester City bu sezon “yenilmez” havasını verirken, bu iki orta sahasına çok şey borçlu. Onların rakip adına sahaya koyduğu bilinmezliğin gerçekten pek çözümü yok. Ceza sahasında gol vuruşu yaparken de, kenardan kale alanına bilinçli orta yaparken de, orta sahada ara pas atarken de varlar. Her yerdeler ve sadece top kendilerindeyken değil, rakibe pres yaparken de etkililer.

Türkiye’deki en iyi örnek: Oğuzhan & Sosa


Kabul etmek gerekir ki Beşiktaş’ın 2015/16 sezonunun ikinci yarısında oynadığı futbol, son dönemde ülkede tadılmış en lezzetli şeylerden biriydi. O “turkish delight” futbolu, Sosa’nın Beşiktaş’tan ayrılmasıyla birlikte son buldu. Evet, belki Beşiktaş sonrasında yine şampiyon oldu ve hatta Şampiyonlar Ligi’nde Türk takımları arasında gelmiş geçmiş en iyi grup performansını sergiledi ama o futbol, gerçekten başka bir şeydi.



O günlerde Beşiktaş’ta Sosa 10 numara oynatılıyor sanılıyordu ama aslında tıpkı bugünkü Manchester City’sinde olduğu gibi, 4-1-4-1 gibi bir sistemde Atiba’nın önünde iki tane serbest 8 numara vardı. Oyunu geriden kurma, tehlikeli bölgeye taşıma yükü ne sadece Oğuzhan’daydı, ne de Sosa’da… O “yaratıcılık” paylaşımı sayesinde sahada ikisi de yıpranmıyor ve gezgin bir oyun oynuyordu. Asist, asist öncesi paslarda etkili oldukları kadar, gole de oldukça yakınlardı; özellikle de Oğuzhan. O sezon attığı gol sayısına (9), sonraki bir buçuk sezonda yaklaşabilmiş değil (5).


“Yaz, serbest 8 numara oynarmış!”



Galiba bu “De Bruyne'ler Akımı” sonrasında artık çoğu takım ofansif orta saha oyuncularına şu gözle bakacak; “Koşu tempon var mı, topu ayağına mı beklersin yoksa sen mi alıp yönetirsin, ceza sahasına girip gole de yakın olur musun, yani kısaca serbest 8 oynar mısın?” Çünkü forvet arkasında oynayan, klasik tabirle 10 numaralardan tembel olanları artık tamamen ikinci forvet gibi bir pozisyona evrilecek (Talisca’da olduğu gibi), çalışkan olanları ise serbest 8 numara olma yoluna girecek. İşte bu ikinci yolu seçenleri, gelecekte 100 milyonun üzerinde bonservisler bekliyor olacak. 

Cagliari’deki Sınırsız Enerji: Nicolò Barella


Şu sıralar Serie A’da oynadığı futbolla en çok dikkat çeken isimlerden biri, Cagliari’nin 97 doğumlu orta sahası Nicolo Barella. Bu çocuk sınırsız enerji olayını çözmüş gibi gözüküyor, yani aslında sadece büyük kulüplerin değil Elon Musk’ın da ilgisini çekebilecek bir yetenek. Geçtiğimiz hafta sonu oynanan Milan maçında, sol kanattan aldığı topu uzak direğe ateşleyen genç İtalyan, sanki sahada kendisinden üç tane varmış gibi hissettiren modelden.

3-5-2 oynayan Cagliari’nin iki merkez orta sahasından biri olan Barella, burada takımının hem merkez orta saha hem de yaratıcı kanat oyuncusu işlevini görüyor. Günümüzde gittikçe moda olmaya başlayan “serbest 8 numara”nın en güzel örneklerinden biri. Top rakipteyken baskı yapan, kendi takımındayken boş alanlara koşu atan, bazen direkt olarak kendisi dripling yapabilen Barella, pas kalitesiyle de dikkat çekiyor. Çünkü memlekette Serkan Balcı’yla tanıştığımız bu enerjik orta saha modeli bize otomatikman “çalışkan oyuncu ama ayağı kötü” hissi veriyor. Ancak Barella aksine, kenarda topu aldığında derinden harika ortalar yapan, isabetli uzun paslar atan bir oyuncu.

Önder Özen’in tabiriyle, elde avuçta ne varsa ortaya koyan bir oyuncunun bir de üzerine teknik özellikler taşıması, kısa zamanda büyük kulüplerin radarına girmesine yetiyor. Şu sıralar onu kadrosuna katmak isteyen kulüplerin en ciddisi Juventus. Bununla birlikte Manchester United ve Liverpool’un da ilgisi olduğu söyleniyor. Galiba içlerinden kendisine en uygun takım, Klopp yönetimindeki Liverpool. Yüksek tempoda özelliklerini daha iyi konuşturacak bir oyuncu olduğundan, Klopp’un “koş koş koş” futboluna direkt uyum sağlayacak bir orta saha.

Cagliari başkanı Tommaso Giulini de Barella’ya gelen teklifleri doğrulayıp, “hemen al” fiyatını 50 milyon euro olarak belirlemiş durumda. “Nicolo çok önemli bir yetenek ve daha iyi bir sözleşmeyi hakkediyor. Onun maaşını iyileştirmek ve bir sonraki sezonda da elimizde tutmak istiyoruz. Ancak elbette karşımıza reddedeceğimiz teklifler gelebilir ki burada 50 milyon euro’dan bahsediyoruz…” diyor başkan Giulini.


Günümüz piyasasını göz önünde bulundurunca, Cagliari başkanı için pek açgözlü diyemeyiz sanki.

Zamanının Ötesindeki 7 Türk Futbolcu


'80’lerin sonu, '90’ların başı Türk futbolu için devrimin yavaş yavaş başladığı dönem sayılabilir. Jupp Derwall, Gordon Milne gibi hocaların önderliğinde antrenman sahalarının çime dönüşmesi, sahalarımızdaki toprak kısımların da yavaş yavaş çime geçmesi, taktik futbolunun daha çok ön plana çıkmasıyla bu oyunda Avrupa standartlarına yaklaşmaya başladık ve bugünlere geldik. En azından kulüp bazında, önemli bir eşik atladığımız kesin…

Bazen, "Keşke o dönemin yıldızlarından bazılarını bugünün futboluna taşıyabilseydik…" diyor insan. Çünkü o dönemde öyle yeteneklere denk geldik ki, şayet imkan olsa ve onları Marty McFly DeLorean’ine atıp, bugünün futboluyla buluştursak değerleri daha da katlanırdı.

İşte zamanının çok ötesinde performans sergilemiş 7 Türk futbolcu.

Feyyaz Uçar


Ülkenin gelmiş geçmiş en iyi golcülerinden olmasına rağmen kariyerinde tek bir gol krallığı var. Milli takımda forma giyme sayısı da pek yüksek değil. Ancak onun döneminde, yani '80’ler sonu, '90’lar başında fırsatçı golcüler daha revaçtaydı. Zaman Tanju’ların zamanıydı. Ancak o günlere dönüp, tekrar Feyyaz’ı izlediğimizde 30 yıl sonrasının ideal forvetini görüyoruz.



Kusursuz bir bitiricilik özelliği vardı Feyyaz Uçar’ın. Kaleyi gördüğünde iki ayağıyla da topa vurabiliyor, açısı ne olursa olsun çözüm üretiyordu. Onun haricinde, etrafını besleyebilecek kadar iyi pas özelliği ve elbette oyun zekası… Bugünün futbolunda kendisine üst düzey Avrupa liglerinde çok kolay yer bulabilirdi.

Rıdvan Dilmen


Yıllar sonra anlaşılan, “normal olmayan” bir yetenek de Rıdvan Dilmen. Hala onun kadar iyi bir driplingçi kenar oyuncusu gelmedi ülkeye. Üstelik o top sürmelerini çamurlu, balçıklı sahada, hafif oyun kurallarını kullanan tekmeler arasında yapabiliyordu. En önemli özelliği de topla giderken yaptığı ani frenlerle rakip defansı olduğu gibi oyundan düşürmesiydi. "Hepsini yok et!” tuşu gibi bir şey vardı elinde.

Bugünün oyununda, takım mesafeleri çok daha kısa tutulacağından topu rakip kaleye daha yakınken alır, sonuca çok daha şiddetli şekilde etki ederdi. Günümüzde bu tip oyuncular 20 milyon euro’nun aşağısında transfer yapmıyorlar. Rıdvan Dilmen de aslında tam bu zamanların oyuncusuydu.

Mehmet Özdilek


Günümüzde artık topu ayağına bekleyen, gezgin olmayan, orta sahada pas oyununa katılmayan, gol bölgelerine sızmayan 10 numaralara yer yok. Biraz forvet, biraz da merkez orta saha havası verebilen 10 numaralar küresel ısınmaya bile çözüm üretebilirler. Bugün 4-2-3-1 varyasyonlarını oynayan her takımda bu tip oyuncuları görüyoruz. Şifo Mehmet de eskilerden bir oyuncu, ama resmen bugünün 10 numarası…

Mehmet Özdilek, ligimizin gelmiş geçmiş en golcü orta sahalarından biri. Üstelik o dönemde orta sahaların gole yakın olması daha zordu. Bugün kısalan mesafelerde bu ihtimal daha fazla, yani Şifo Mehmet 30 yıl sonra futbol sahalarına adım atmış olsaydı, bugün bir golcü kadar tabela değiştirebilen bir 10 numara izlerdik. Hatta Guardiola, Sarri gibi hocalar onu gezgin 8 numara rolüyle, 4-1-4-1 sisteminde orta sahaya koyardı. Biz de oyunun iki tarafında orta saha sanatı icra eden bir oyuncu izlerdik.

Tugay Kerimoğlu


Onun kıymetini yeterince bilmediğimiz, “yaşlandı artık” dediğimiz dönemde Avrupa’ya açılıp, 29’unda dahil olduğu Ada futbolunda 10 yıl üst düzey futbol oynamasından belliydi. Ama aslında Tugay Kerimoğlu, Premier Lig’de yarattığı o efsanenin bile üzerinde bir kariyere sahip olabilirdi.



Adrea Pirlo’yla başlayan ve teknik, pasör orta sahaların savunma önüne çekildiği dönemde, yani 2000’li yılların ortalarında Tugay hala genç bir oyuncu olsaydı, dünya futbolundaki yeri Pirlo tipi oyuncuların bulunduğu salonda olurdu… "Topu koşusunu gösteren oyuncunun ağzına atan"orta sahalardan biriydi. 2002 Dünya Kupası elemeleri baraj maçında Avusturya’ya gol atan Okan Burak’a yaptığı gibi. Şut özelliğinden sanırız bahsetmeye pek gerek yok.

Hami Mandıralı


'90’larda çocuk olanların aklına "Bam Bam!" denince iki şey düşer: İlki Taş Devri’nde Barni Moloztaş’ın oğlu, ikincisi ise Hami Mandıralı. Onun çıkarttığı "şaka gibi" sert şutların bırakın benzerini, yanına yaklaşanı yapabilen var mı? Galiba yok… Üstelik bugünün topları, gol sayısı artsın diye daha da bilimsel yapılıyor. Rüzgar desteğini daha güçlü alıyor. Hami Mandıralı’nın vurduğu toplar bildiğimiz, çamura girdikçe daha da ağırlaşan dümdüz meşin futbol toplarıydı. Ve her şutu inanılmaz sert olduğu kadar, epey de isabetli gidiyordu.

Bugün şut kalitesi iyi olan oyuncular, hemen ayağına test taraftaki kanatlarda oynatılır. Çünkü bu oyunda en değerli şey her daim şutör oyunculardır. Hami, sol forvetteyken aldığı topa biraz içeri kat ederek öyle bir vurur ki, ortada ne 4-3-3 kalır ne de 3-5-2… Üstelik Hami Mandıralı sadece şuttan ibaret değildi, o, topa vuruş yeteneğini pas olarak kullanabiliyor, topla önünü boşaltacak kadar dripling yapabiliyordu. Tam bugünlerin sol forvetiydi…


Metin Tekin


Böylesi bir efsanenin, kariyeri boyunca sadece 78 lig golü atmasının altında şöyle bir neden yatıyor: Bir 30 yıl kadar erken doğmuş olmak... Metin Tekin, Beşiktaş’ın gelmiş geçmiş en büyük hücumcularından biri. Metin-Ali-Feyyaz üçlüsünü sağ kanattaki fuleli driplingleriyle tamamlayan Metin Tekin, aslında çok da iyi bir golcüydü. Ceza sahasına iyi sızardı, çok da sıçrama yeteneği vardı. Aslında tam da bugünün kanat oyuncularından beklenen özelliklere sahipti.

Artık gol bölgesine sızabilen kenar oyuncuların, en az forvetler kadar tabela değiştirme şansı var. Nitekim bugünün Beşiktaş’ında Babel, en az Cenk Tosun kadar gole yakındı. Yakınlaşan takım boyları, yükselen tempoyla birlikte kenar oyuncuların gol bölgelerine sızmaları artık daha çok ihtiyaç oldu. Metin Tekin bugünün futbolunda işin hem dripling tarafını yapan, hem de 1.82’lik boyuyla arka direkte toplara kafa vuran, harika şutlar atan bir kenar forvet olurdu. Değeri de Bitcoin’den hızlı yükselirdi.

Ünal Karaman


Onun adını duyunca hemen akımıza bir türlü gol atamadığımız İngiltere’ye karşı çektiği ve direkte patlayan harika şutu gelir. O şutlar Ünal Karaman’ın standardıydı aslında… Rakip kaleyi öylesine kolayca sarsabilen orta sahalara çok fazla denk gelmedik. Ancak Ünal Karaman’ı farklı kılan başka özellikleri de vardı. Orta sahada adam eksiltebilir, uzun veya kısa paslarla kilit açabilirdi. Oldukça da kuvvetli bir oyuncuydu.



Onu bugünün futbolunda izleyebilseydik, Premier Lig takımlarının ellerini ovuşturan bir merkez orta saha havası verebilirdi Ünal Karaman. O bölgede oynayacak oyuncunun her işi 10 üzerinden en az 6’lık bir ortalamayla yapabilmesi beklenir. Ünal Karaman o beklenen özelliklere 8’lerle cevap verirdi. Komple bir orta sahaydı.

Gezgin 10 Numara: Alejandro “Papu” Gomez


Catania’nın 2010 yılında San Lorenzo’dan Serie A’ya getirdiği Papu, kısa bir Metalist Kharkiv macerası dışında yaklaşık 7 yıldır Çizme’de forma giyiyor. İtalyanların trequartista tanımına daha da hareketlilik katarak can veren oyuncu, “gezgin 10 numara” gibi bir rolle ligde uzun zamandır fark yaratıyor. 2014 yılından bu yana forma giydiği Atalanta’nın gösterdiği büyük çıkışta önemli pay sahibi. Zaten bu tip takımlarda genelde başarı tesadüf değildir. Düzene oturmuş bir alt yapı, scouting sistemi ürünü takım oyuncuları ve ezber bozan en az bir hücumcu vardır bu hikayelerde. İşte Atalanta adına bu yapbozun sonuncusunu tamamlayan şey Papu oldu.

Pek tabii kendisi bir Arjantinli olunca, kağıt üzerinde de mevkisinde 10 numara yazılınca şu soruyla karşılaşması kaçınılmaz oldu: “İdolün Maradona mıydı?” Ancak Papu’nun cevabı pek politik değildi. “Maradona gerçek bir efsane, bayrak adam. Ancak saha dışında pek profesyonel bir isim değildi, o nedenle benim örnek aldığım oyuncular daha farklıydı. Pablo Aimar ve Juan Roman Riquelme’nin hayranıydım ama bir isim var ki onu her şeyden ayrı tutuyorum: Veron! Gerçek bir karakter, oyuncu ve harika bir lider…”


Futbolcu değil alfabe


Papu, saydığı bu oyuncular arasında direkt olarak benzediği biri yok, biraz Aimar dışında. Ancak hepsinden biraz biraz yükletmiş… Yani, kuru kuru model almamış bu isimlerin hepsini. Veron dahil. Alejandro Gomez, olumlu anlamda oynadığı pozisyona bağımlı kalmayan; hem orta sahanın merkezin de hem de rakip kale civarında gezinen bir hücum oyuncusu. Genelde Atalanta’nın 3-4-2-1 sisteminde “sol ofansif orta saha” rolünde oynuyor. Hem bir 10 numaranın yapması gereken yaratıcılığı üstleniyor, hem bir kanat oyuncusundan beklenen driplingleri yapıyor hem de orta sahaya dinamizm katıyor. Badi Ekrem’in izci kampındayken bulduğu bitki gibi, futbolcu değil alfabe…



1.65 boyunda ama ayakları yere gayet iyi basıyor. O nedenle rakibine sırtını dayağında topu kaptırması çok güç. Kendisi de topla kat edebildiği gibi, kısa verkaçlarla da çabukça kaleye inebiliyor. Aslında kafa vuruşu dışında, gol olabilecek her ihtimali gerçekleştirebilecek yeteneklere sahip: Savunma arkası koşusu, topla dripling üzerine şut, frikik… Aslında kaleye daha yakın kalabileceği bir sistemde, ikinci forvet rolüyle o skorer özelliği çok daha fazla ön plana çıkar.


Büyük bir transfer için çok mu geç?


Papu 1988 doğumlu yani 30’una dayandı. Yine de üst düzey futbol oynama yaşının genel olarak arttığını düşünürsek, hala büyük bir transfer için şansı var. Daha önce hakkında Liverpool ve Inter söylentileri çıkmıştı. Aslında Coutinho’nun Barcelona transferi sonrası tekrar Liverpool için düşünülebilir. Onun dışında Napoli şayet Insigne’yi satacak olursa, onun yerini Papu’yla doldurabilir. Bir taraftan da insan, “Bırak Atalanta’da kalsın, Serie A’daki başaltı takımlarda da birer yıldız olsun” diye düşünmüyor değil. ‘90’larda olduğu gibi… O zamanlar Bologna’nın bile Giuseppe Signori’si vardı.